Kemalpaşa Kımız Çiftliği ve Nazar Köyü

Ne yapsak nereye gitsek derken; Berk’ in babası hadi Kımız Çiftliğine deyiverdi. 15 dk içinde hazırlandığımız halde; 45 dk sonra evden çıkabildik. O gün “Aaaa hala başım böyle dönerken, hala gebe olmamam mümkün değil!” dediğim gündü:) RifBaba bir koşu eczaneye gitmişti de o sebeple geç çıkabilmiştik. Yani, 3 ay öncesinin postu bu:P
Çocuklar, atları gördükleri anda zapt edilemez hale geldiler. Vınnn oraya koş, vınnn buraya koş! Derhal sıraya geçip, bir yandanda atları izlemeye başladık.
Her seferinde aynı his. Yakından çok heybetli görünüyorlar. Çok da bakımlı dururyordular ki bu benim için çok önemli.

Sıra bizimkilere geldi. Asla hiçbir hayvandan korkutmadık Alpi’ yi. Atlar ne kadar heybetli olurs olsun; yavru kuş sever gibi atlayıp, mıncırmaya çalıştı:)

“Kovboy oldum ben” diye gezinen bücür, atına su içirirken.

Alpi & Berk birlikte at gezintisindeler. Benimse gözüm; eyerlerin altındaki keçelerde. Metresini kaça aldılar acaba? Renk de çok canlıymış hımmm:P

At gezintisi bitince, Otağ’ a bir göz attık. Ayakkabısız girildiği için; çizme, bot çıkarmakla uğraşamam diyerek kaçtı grubun diğer üyeleri. Ben girdim. Eski nallardan bir grubu sergilemişler. Renkler çok güzeldi.

Otağ’ ın tavan süslemesine bayıldım. Sitedeki tanıtımda yazan şu:
” Otağ’ ın iç motifleri, Türkistan’ dan davet edilenAman Abzalbek tarafından çizilir. Bu mevcut otağ, bir nevi, Türk boylarının antik ev eşyaları müzesi haline getirilmeye çalışılmakta. Otağ’ ın duvarlarında kültürel yağlı boya tablolar, kilimler, el sanatı işlemeli keçe halılar, antik aksesuarlar, satılık hediyelik eşyalar, biniciliğe ait kuşam ve gümüş eyerler, otağda bulunması gereken uğur sayılan çeşitli hayvan derileri bulunur.” 
Ben fotoğraf çekerken, Otağ’ a bir grup insan ve rehberleri girdi. 2. bölüme başlayacaklarmış diye çıktım mekandan.

Dışarıdakiler oldukça meşgul gözüküyorlardı. Yavru bir köpekle oynayan çocuklar ve onları fotoğraflamaya çalışan ebeveynler. Hemmen aralarına karıştım.

Biz, Askana’ da -aşhane- çi/çiğ börek ve çaylarımızı beklerken; çocuklar dışarıda köpeklerle oynadılar.-sonradan öğrendik ki; köpekler bu iki bücürü kovalamış ve Onlar da çok korkarak kaçmışlar. Halbuki gamzeleri ayrı gülüyordu koştururlarken-
Bu esnada arkadaşlarımızla mutlu haberimizi paylaştık:) Börek inanılmaz lezzetliydi. Devamlı bu konuya değinmek istiyorum:))
Tanıtım, ayrıntılı bilgi ve müzik için lütfen bir TIK!
Çocukları dezenfekte edip arabalara yerleştirdik ve rehberimiz “Sizi bayılacağınız bir yere götüreceğim” dedi. E hadi bakalım dedik ve Nazar Köyü’ ne geldik.

Eski adı “Kurudere Köyü” ymüş. 2 sene önceki bilgiye göre; 400 nüfuslu bir köymüş burası. Tarım, hayvancılık ve göz/nazar boncuğu geçim kaynaklarıymış. Ayrıntılı bilgi için: TIK! Bölgenin boncuk ihtiyacının bu köyden karşılandığını öğrendik. Neredeyse gördüğüm her ayrıntıya bayıldım.

Çok keyifli bir geziydi. Satış standları küçük kulübelerdi. Fiyatlarsa kesinlikle diğer turistik bölgelerdeki gibi değil. Pazrlığa ılımlı yaklaştıkları gibi elleri de bol. Özellkle çocukların beğendiklerini hediye ediyorlar.



Hani bazı cafelerde yufka açan, gözleme pişiren teyzeler olur ya; bu cafede de camekanın ardından cam ocağında çalışan ustalar izlenebiliyor.




Bu kolyedeki boncukların, pembe yemeniye dizilmişinden aldım:) Çok şık duruyor.

Birden keçiler sağımızdan solumuzdan geçmeye başladılar. Geçtiğimiz yaz kucağına verilen oğlaktan kaçacak yer arayan Alpi; burada gördüğü oğlakları jet hızıyla kovalamaya başladı.


Baksanıza sevimliliklerine:)

Köye ilk girildiğinde solda görülen bir evin bahçe süslemesi. Bahçeli evim olabilirse; kesinlikle uygulanaaa!

Cam ocağına girmeden önce gördüklerimiz

Ve usta elinden cam hediyelik eşyalar

Ateşten henüz alındığında rengi kor kırmızıyken, soğuduktan sonra çok güzel bir yeşile döndüğünü fark ettik.

*Biterken, yorgun ama mutluyduk. Çocuklar ellerindeki hediyeleri güneşe tutarak, ışık oyunlarına hayranlıkla baktılar. Biz de daha güneşli bir günde, bu kez sağlam bir alışveriş için tekrar gelmenin hayalleriyle yolumuza koyulduk.

  • Share on Tumblr

Köy evleri

Türkçesi; RifBaba’ larin oralarin country staylası. Şimdiye kadar çektiğim köy evleri fotoğraflarını paylaşmak istedim. İyice havasına girmek isteyenlere, bu türkü eşliğinde dinlemeleri tavsiye ederim. Yakın yörenin türküsüdür. Oldukça hareketli bir türküdür; uyuyan bebeğiniz varsa veya işyerindeyseniz dikkat!

  • Share on Tumblr

Ağustos ve köyde tatil

Taa Ramazan bayramından kalma fotoğraflar beni bekliyordu. Bir önceki postta yazdığım gibi gayet bencilce fotoğraflar yükledim. 


Burası köy meydanına yakın sokaklardan biri. Çocuklar sokağın bir ucundan diğer ucuna kadar sağlı sollu sıralanıyorlar. Önlerinde genellikle kutuları veya torbaları oluyor. Bayramda çocukları sevindirmek isteyen büyükler; sıradan dağıtıma başlıyorlar. Bu olaya “dilimlik” deniyor. Pişi, lokma, yufka, şeker, çikolata, bisküvi ve gofret çocuklara paylaştırılıyor. RifBaba, bu manzarayı görünce çok duygulanmıştı. Kendi çocukluğunda köy meydanında yaparlarmış ve bayramdan önceki 2 gün, sabahtan akşama dek sürermiş. Köyün genç nüfusu artık azaldığı için; günümüzde süre bu kadar uzun olmuyor.

Bu şebek de dilimlikçi Alpi:) Olayın mantığını çözene kadar; yani sıra kendisine gelene kadar sıkılarak etrafına bakındı durdu. Arka sıradaki köyün oğlanlarından bazıları, yavru kuş ile “maytap geçti”. Yedikleri şeker jelatinlerine taş sararak, bizim çömezin kutusuna attılar. Model itibariyle epey dikkat çekiyordu zaten. Yıllar önce köye ilk gittiğimizde; şortlarımız ve sarı saçlarımla köyde devrim yaratmıştık. Beni Alman zannettikleri için; hala RifBaba’ nın “Alman Gelin”i ne ettiği vb detayları soran çıkıyor:))) Şebek ilk iki seferden sonra akıllandı ve çocukları geri püskürtmeyi öğrendi.

İşte dilimlik ganimetleri. Geçtiğimiz ramazan bayramında babaannesiyle telefonda konuşurken; “Çocuklar ganimet topladılar mı?” diye sordu. Ona ayırmayı unutmamalarını hatırlattı Kibar Feyzo:)

Ganimetler, tatil boyunca bizimle gezdiler ve İzmir’ e bile kaldı. Hatta hala buzdolabında bir kaç çikolata duruyor. Uyurken bile ganimet kutusunu başucunda muhafaza ettiği tahmin edilebilir sanırım.

Kış hazırlığı. Buğday toplanıyor, kaynatılıyor ve kurutuluyor.

Köyde mahsul, buralara göre daha geç oluyor. Yayla havası.

Dağ kekiği. Dalında misler gibi kokuyordu.

Organikse; buyurun organik.

Odunlar kesilmiş, taşınmış, dizilmiş.

Dırınınımmm! Geldik 14 senedir beklediğim bölüme! 14 sene önce, RifBaba beni ailesiyle tanıştırmak için köye ilk götürdüğü günlerde; kardeşleriyle beraber buraya gelmiştik. Çok severim böğürtleni. Hiç abartmıyorum; baş parmağın ilk boğumu iriliğinde böğürtlenler yemiştim. O kadar coşmuştum ki; altı kişi -ben de toplamaya devam etmiştim- bana böğürtlen toplamıştı.Tişörtümün içine biriktirmiştim topladıklarımı ve her verileni yiyiyordum. Karnıma ağrılar girmişti ve kıvranıp ağlamıştım. Bilin bakalım ne yaptım? Yemeye devam etmiştim! Biliyordum ki; böylesini kolay kolay bir daha bulamam. Bulamadım da! Bodrum’ un doğası tam katledilmeden önceki yıllarda, patikalarda fink atardım böğürtlen de böğürtlen diye. Köpek mi saldırmadı, yılanların üzerinden mi zıplamadım, kafa göz mü yarmadım, akrepler, zehirli örümcekler… Hiçbiri beni yıldıramazdı. Çok tenha olduğu için patikalar, ailem tarafından yasaklanmıştı üstüne üstlük:)

RifBaba’ nın bu sürpriziyle resmen sevivçten delirdim. Üstelik kuzumla beraber yiyecektik bu kez. Tabii ben öyle sanıyormuşum…

O kadar iri ve lezzetli olmasalar da; Alpi epey memnun kaldı sonuçtan. Topladığımız tüm böğürtlenleri lüplettikten sonra işte bana kalanlar. Sonuç; iyi ki zamanında ağlaya zırlaya ne varsa yemişim dedirtti. Ben mi kökünü kuruttum acaba o zaman? 😛

Sarı erikler. Hemen denedik; yiyemeyeceğim kadar tatlıydılar. Hurmayı ekstra şekerle desteklemişler veya bala toz şeker eklemiş gibi tatlıydı. Hiçbirimiz ikinciye uzanmadık bile.

Nadir kalan patikalardan. Biraz aradım google’ da ve Bodrum’ daki patikaları gözünüzde canlandırmanız için şunları buldum:

Sol üst fotoğrafın daha karanlığını hayal edin. Yani çalılar, neredeyse tüm gökyüzü gözükmeyecek şekilde birleşmiş. Muazzam bir ışık hüzmesi; aynı zamanda da ürpertici…

Zemin de sol alt fotoğraftakine benzer. Daha yuvarlak hatlı, iri taşlar. Zamanla aşınmışlar. Basacağın yeri doğru seçmedin mi; el mahkum, iki seksen yerdesin.

Çok ilginç örümcek ağları olurdu. Şimdinin zaman tüneli tasvirindeki gibi. Geniş bir delik; huni gibi, gitgide daralarak çalıların derinliklerinde son bulurdu.

Sıklıkla; kendinizi pek de evcil sayılmayacak köpeklerden korumak için, yerde bulduğunuz dal parçasını elinize aldığınızda dehşet içerisinde onun aslında bir engerek olduğunu fark ederdiniz.

Hala kanın deli aktığı; martta iskeleden kıyafetlerle denize atlayıp sezonu ilk kimin açacağına bahse tutuştuğumuz, deniz analarının sokmasından korkmak bir yana; işaret parmağımızı hayvanın içine sokarak döndürüp, kızdırıp, en yakındaki arkadaşın üstüne salıp sokturduğumuz, gece yarısını geçince evden gizlice çıkarak plajda ateş yakıp hayalet hikayeleri anlattığımız, Turgutreis abidesinin arka tarafında tek ayakla Yunan adalarına karşı başın dönmeden dalgaların akıntısına doğru bakma zorunluluğu koyduğumuz yıllardı.

Dayanamadım, abidenin bahsettiğim zamanlardaki fotoğrafını da ekledim. Burası yüksek bir tepeydi. Fotoğrafta denizle bir gibi gözüküyor fakat 8-10 metre vardı sanırım. Tam arka tarafta; tırmanarak çıkılabilecek, hala neden yapıldığını bilemediğim, yaklaşık 80×80 bir çıkıntı vardı. Onun ucunda da tam uçuruma doğru; ancak bir buçuk ayağın sığacağı bir çıkıntı daha. İşte bu ikinci çıkıntıda denge-cesaret oyunumuzu oynardık. Düşüp, ölenler olmuş denirdi ki; aşağısı kayalık. Olabilir. Abide, 2003 yılında işadamı Şevket Sabancı tarafından yaptırılan park düzenlemeleri sırasında yıkıldı.
Kendi yaptıklarımı hatılayınca; Alpi’ nin yapabileceklerinden tırstım, iyi mi! Gevezeliğim tutmuş; nereden nereye. Bodrum’ um gelmiş benim fena halde…
Fotoğraflar: panoromio.com & www.dzkk.tsk.t

Bu sandaletlerime gözüm gibi bakıyorum. İki yazdır ayağımdan çıkartmadım ve yıprandığında yurtdışından getirtmeyi düşüneceğim tek ayakkabı bu olur herhalde.

RifBaba’ nın elleri… Alpi kuşa söz vermiş; taş vurmak (!) için sapan yapacaktı köye gidince. Eee, Alpi de herhangi bir şey için söz aldı mı hayatta unutmaz. Kuzunun ilk kez sapanı olmuş oldu ve ne işe yaradığını da çözmüş durumda. Babası parmağını kesti. Eğer dikkatle bakacak olursanız; aynı elin işaret ve baş parmağı çevresi eski kesiklerle dolu. RifBaba çocukken tahta işlere doyamazmış. Hala da televizyonda -özellikle TRT’ de- eski el işçiliğiyle ilgili belgeselleri kaçırmaz. Silah, sapan, araba.. aklına ne gelirse yontar, keser, yaparmış. Bir hatıra da oğlandan kaldı..

1. bölümün sonu
  • Share on Tumblr

Sonbaharda köy ve içime düştü Montessori

Köyün sonbahar fotoğraflarına nihayet sıra geldi. Hiç böyle görmemiştim buraları. Kahverenginin, yeşilin, sarının her tonu.. Nasıl huzur verici, nasıl dingin.

Alpi yine babaannesinin yakaladığı bir balıkla oynarken.

Ah Mudo; yaktın beni. Hatta perişan ettin!!! Lastik çizme su geçirir mi? Ben seçtiysem, böyle bir potansiyel her zaman mevcut :)

Bayram, çocuklar için hep daha mı özel ne? Nasıl? Alpi’ nin kuzeninin cakasından yanına yaklaşılmıyor değil mi?

 Yıllardır buralarda gezinip duruyoruz. Bu sefer bambaşkaydı. Her bir ağacı ayrı ayrı farkettim. Her birine ayrı büyülendim.

 Kavaklar artık karelere sığmıyor.

 Kirazlar dinleniyor.

Bu yaprakların arasında koşarken, yuvarlanırken, defalarca tekmeler savurup uçuşmalarına bakarken öyle çok eğlendi ki Alpi’ m.İyi ki köy gibi bir şansımız var.

İzmir bir garip ayaz yapıyor bu sene. Son aylarda üzülüyordum çocuklara. Hava buz gibi, çocuklar hasta, ebeveynler tedirgin, ateşleri bir yükseliyor indirebilene aşkolsun. Ömürlerden ömür gidiyor. Ortak tutum; çocukların bu havalarda bahçeye, parka çıkartılmaması. Benim gibi düşünenlerin sayısı az. Ezici çoğunluk en ufak bir gezintide “Çocuğumu sen hasta ettin!” diye saldırmak üzere tırnaklarını törpülüyor. Sonuç: 1,5 aydır sabah okula bırakılıp, hava karardıktan sonra alelacele eve tıkılan çocuklar. Bence mutsuzlar. Alpi mutsuz. Alpi’ nin öğretmeni & yardımcı öğretmenimle gözlerimizi kararttık. Kim ne derse desin, 15 dakikalığına da olsa park, bahçe neresi olursa çıkartacağız. Tam bahçeye iniyoruz hooop yağmur başlıyor. Okula sığınıyoruz. 15 dakika sonra kesiliyor hooop tekrar bahçedeyiz. Azıcık üşüseler de yüzler gülümsüyor. Veliler de mırın kırın ede ede kabullenmeye başladılar. En zoru benim sınıfımdakilerdi. 2007-2008 grubu. Birçoğunun ilk çocuk tecrübesi. Evde kardeşi olanlar, bir de ona bulaşacak diye korkuyordu. Alıştılar neyse ki. Çocuklar mutlu, anne-babalar mutlu. Alpi’ nin kahkahaları geliyor benim sınıfıma, ben mutluyum.

 Gözlerim bu sefer o lezzetli kirazları hiç aramadı. Doğa uyuya yatıyordu. Ben de başıma gelecekleri bilmeden aylak aylak gezindim durdum. 9 gün tatil sonunda yine dört duvar arasına tıkılmak!

Bu akşam Tuğçe ile konuştuk. Kapattıktan sonra tekrar düşündüm. İyi mi ettim işe başlamakla? “İş de iş!” “Evde sıkılıyorum.” larımı hatırlattı bana. Yok yok iyi böyle. Faaliyetler, aktiviteler, paylaşımlar hep Alpi ile aramızdaydı. Çok sıkılmaya başlamıştı O da. Şimdi öyle mi? Okulda iki dakikada yaptığı karalamaları bile sergilemek istiyor. Biz bir yol seçmiştik ama yalnız olmuyor bu işler. Homeschooling yasal olsa idi Türkiye’ de; bambaşka olurdu her şey. Ama değil ve diretmek zarar vermeye başlayacaktı. Yalnız hissetmeyelim; bu gibi arayışlarda olan insanlar birbirini bulabilsin diye kurduk İzmir’ de Montessori‘ yi. Yine geldiler bana. Her türlü sosyal platformdan elimi eteğimi çekip; Alpi ile İzmir’ de Montessori & Montessori Eğitimi üzerine yoğunlaşacağım yeniden. Birazdan fazla zorlanacağım kesin. Olsun. Azıcık ter akacak ki değsin. İzmir II. Montessori Seminerine hazır mı? Yorumlarınızı bekliyorum.

Dağ menekşesiymiş. Saksıda yetiştirilenlerin aksine; baş döndürücü birkokusu var. RifBaba, en son küçüklüğünde gördüğünü söylüyor. Öğretmenlerine vermek için tepelere tırmanıp da toplarlarmış.

 Şehir faresi ya kendileri; her seferinde ne olur ne olmaz diye bavulun yarısına oyuncaklarını tıkıştırıp gidiyoruz köye. Ama elindeki oyuncağına bakar mısınız? Bir daha ki sefer için kendimeşimdiden telkinlerde bulunuyorum. ElfAna, coşma! Koy kovasını, küreğini, 2-3 renkli kalem, lastik çizmeler ve bol yedek kıyafet; kafi.

1,5-2 yaş civarıydı sanırım ilk kez kuzu sevdiğinde. Annesinin peşinden koşturan bir yavruyu okşamıştı. Bu kez kucaklama fırsatı buldu. Önceleri çok temkinliydi. sonra da pek birşey değişmedi aslında Kuzu her ‘mee’ lediğinde, yerinden bir karış havaya sıçradı benim kuzu da. Annesi her yavrusuna seslendiğinde aynı tepki. Parmak ucuyla kuzu sevdi.

Bir ara denk getirip kucaklattık. Ayaklarını tutmamız şartıyla kabul etti :) Seneye daha cesur olabilecek mi bakalım.

 İkisi de anasının kuzusu sonuçta.

*Biterken Alpi&RifBaba uyuyor. Benimse size verecek bir seminer haberim var. İzmir’ de kolay kolay yakalanmayacak bir fırsat. Işıkkent Eğitim Kampüsü 5. Erken Çocukluk Konferansı. İçerik: Reggio Emilia, PYP ve Proje Yaklaşımı. Kayıt formu ve ayrıntılı bilgi için bir TIK.

  • Share on Tumblr

KÖYLÜLERİ NEDEN ÖLDÜRMELİYİZ?

Köyde kadın olmak… Ne zor bişey. Kahveler hep dolu. Erkek dolu. Eskiden traktör tepesinde görünüyorlardı. Şimdilerde onlara da kadınlar kurulmuş. Şunlar sadece iki kadının elinden geçmiş; birisi de 4 aylık gebe. Haklarını yememek gerek; işinde gücünde olan erkekler de mevcut.

Orada yaşıyor olsaydım; ya günde üç posta sopa yerdim ya da ahali kocam olan kişiyle “ElfAna senin kuş ödünü almış” diye eğlenirlerdi. RifBaba!!!

İzmir’ e dönerken, bu konulardan bahsediyorduk RifBaba ile. Konu dallandı budaklandı. Bana google’ dan bir şiir bulmamı söyledi. “Hadi canım” dedim. “A-aa burada çok haklı” dedim. Dedim de dedim. Salim kafayla bir okumayı deneyin bakalım, siz neler diyeceksiniz?

KÖYLÜLERİ NEDEN ÖLDÜRMELİYİZ?
Çünkü onlar ağırkanlı adamlardır
Değişen bir dünyaya karşı
Kerpiç duvarlar gibi katı
Çakır dikenleri gibi susuz
Kayıtsızca direnerek yaşarlar.
Aptal, kaba ve kurnazdırlar.
İnanarak ve kolayca yalan söylerler.
Paraları olsa da
Yoksul görünmek gibi bir hünerleri vardır.
Herşeyi hafife alır ve herkese söverler.
Yağmuru, rüzgarı ve güneşi
Birgün olsun ekinleri akıllarına gelmeden
Düşünmezler…
Ve birbirlerinin sınırlarını sürerek
Topraklarını büyütmeye çalışırlar.

Köylüleri niçin öldürmeliyiz ?

Çünkü onlar karılarını döverler
Seslerinin tonu yumuşak değildir
Dışarda ezildikçe içerde zulüm kesilirler.
Gazete okumaz ve haksızlığa
Ancak kendileri uğrarlarsa karşı çıkarlar.
Adım başı pınar olsa da köylerinde
Temiz giyinmez ve her zaman
Bir karış sakalla gezerler.
Çocuklarını iyi yetiştiremezler
Evlerinde, kitap, müzik ve resim yoktur.
Birgün olsun dişlerini fırçalamaz
Ve şapkalarını ancak yatarken çıkarırlar.

Köylüleri niçin öldürmeliyiz ?

Çünkü onlar köpekleri boğuşunca kavga ederler.
Birbirlerinin evlerine ancak
Ölümlerde ve düğünlerde giderler.
Şarkı söylemekten ve kederlenmekten utanırlar
gülmek ayıp eğlenmek zayıflıktır
Ancak rakı içtiklerinde duygulanır ve ağlarlar.
Binlerce yılın kalın kabuğu altında
Yürekleri bir gaz lambası kadar kalmıştır.
Aldanmak korkusu içinde
Sürekli birbirlerini aldatırlar.
Bir yere birlikte gitmeleri gerekirse
Karılarından en az on adım önde yürürler
Ve bir erkeklik işareti olarak
Onları herkesin ortasında azarlarlar.

Köylüleri niçin öldürmeliyiz ?

Çünkü onlar yanlış partilere oy verirler
Kendilerinden olanlarla alay edip
Tuhaf bir şekilde başkalarına inanırlar.
Devlet; tapu dairesi, banka borcu ve hastanedir
Devletten korkar ve en çok ona hile yaparlar.
Yiğittirler askerde subay dövecek kadar
Ama bir memur karşısında -bu da tuhaftır-
Ezim ezim ezilirler.
Enflasyon denince buğday ve gübre fiyatlarını bilirler
Cami duvarı, kahve ya da bir ağaç gövdesine yaslanıp
Onbir ay gökyüzünden bereket beklerler.
Dindardırlar ahret korkusu içinde
Ama bir kadının topuklarından
Memelerini görecek kadar bıçkındırlar
Harmanı kaldırdıktan sonra yılda bir kez
Şehre giderler !..

Köylüleri niçin öldürmeliyiz ?

Çünkü onlar otobüslerde ayaklarını çıkarırlar
Ayak ve ağız kokuları içinde kurulup koltuklara
Herkesi bunalta bunalta, yüksek perdeden
Kızlarının talihsizliğini ve hayırsız oğullarını anlatırlar.
Yoksulluktan kıvrandıkları halde, şükür içinde
Bunun, tanrının bir lütfu olduğuna inanırlar.
Ve önemsiz bir şeyden söz eder gibi, her fırsatta
Gizli bir övünçle, uzak şehirdeki
Zengin bir akrabalarından söz ederler.
Kibardırlar lokantada yemek yemeyi bilecek kadar
Ama sokağa çıkar çıkmaz sünküre sünküre
Yollara tükürürler…
Ve sonra şaşarak temizliğine ve düzenine
Şehirde yaşamanın iyiliğinden konuşurlar.

Köylüleri niçin öldürmeliyiz ?

Çünkü onlar ilk akşamdan uyurlar.
Yarı gecelerde yıldızlara bakarak
Başka dünyaları düşünmek gibi tutkuları yoktur.
Gökyüzünü, baharda yağmur yağarsa
Ve yaz güneşleri ekinlerini yetirirse severler.
Hayal güçleri kıttır ve hiçbir yeniliğe
-Bu verimi yüksek bir tohum bile olsa-
Sonuçlarını görmeden inanmazlar.
Dünyanın gelişimine bir katkıları yoktur.
Mülk düşkünüdürler amansız derecede
Bir ülkenin geleceği
Küçücük topraklarının ipoteği altındadır.
Ve birer kaya parçası gibi dururlar su geçirmeden
Zamanın derin ırmakları önünde…

KÖYLÜLERİ, SÖYLEYİN NASIL NASIL KURTARALIM ?..
Şükrü ERBAŞ

  • Share on Tumblr

Bir fırtına tuttu bizi…

 
Vizontele geldi aklıma görünce.

Unu eleyip eleği asmışlar.

Kavaklar, geçen seneye göre acaip fark atmış.

Nadiren sütü bir bardakta içerim. Sabah kahvaltımın şenlenmesine vesile olan hanımefendi :)

Narpız. Nam-ı diğer; yaban nanesi oluyormuş kendileri. Yıllar önce RifBaba, atının terkisine atıp beni köye götürdüğünde anlatmıştı. Suyun gözünden-kaynak-bir tas su doldurup yanına da bunlardan koymuştu. Mis gibi kokar. Köy jesti yapmış RifımBabam :) Şimdilerde Alpi hayranı olur.

Köyde ekinler, buradakilere göre 2 ay geç oluyorlar. Bir nevi bahardalar hala. Renkler muhteşem değil mi?

Geçen seneden daha seri bir şekilde, her arkamızı döndüğümüzde soluğu havuzların başında aldı karagözlüm. Hop oturduk hop kalktık ne yalan söyleyeyim.

Bu ikiliye bayılıyoruz. Halaoğlu ile aralarında 4 yas var. Neler neler konuşuyorlar.

Hep birlikteler. RifBaba’ nın ninesi böyle devamlı bir arada gezen, sıkı fıkı olunan arkadaşlara g.ö.td.eş dermiş :) İlk duyduğumda çok şaşırmıştım, sonra da kahkaha krizlerine girmiştim. Alem kadındı ninesi..

Dedesiyle aylardır diş pazarlığı içndeydiler. Dede, en sonunda sözünü verdiği gibi tuttu da Alpi’ de korkusuzca sarılıverdi dedesine.

Biz bu sarıların yeşillerin büyüsüne kapılıp doğanın uyarısını gözardı ettik.  Renk değişimine, gökyüzüne, rüzgara direnmeye çalışan ağaçlara dikkat!

Biz yine, geçen seneki gibi bir de ikinci havuzlara bakalım dedik. Hani geçen sene tangur tungur yaptığımız mini gezimiz vardı ya, oraya işte.

Yavrular çok şekerdi de; anne köpeğin önündeki portakala göz koyan Alpi’ nin tek kolu tehlikeye girdi bir ara. Çok korktular. Astı suratını, yine “Bir bıraksanız vurarım ben onaaaa!” diye gözdağını verdi cüce.

Hava bu arada buna dönüştü:

Biz hala balıklara yem veren Alpi’ yi izliyoruz mutlu mesut.

Köye gelirken, inanılmaz bir yağmura yakalnmıştık bize öyle geliyormuş . Şortlar, sandaletler, kısa kollular da neymiş. Tirtir titredik. Bavulu açıp, genellikle serin geçen köy akşamları için getirdiklerimizi giydik. Hem de üst üste. Ama dağda olay bambaşka oluyormuş.
 Bir gece öncesinden de sobayı kurmuşlar yeniden! O kadar yani..

İpuçlarını gözardı ettik ya, birden indiriverdi yağmur. Ama hemen öncesindeki şimşekleri yakalayabilseydim tam anlayacaktınız :) 2-2,5 saat sürdü. Çat diye kesiliverdi. Hemen çocuklar bahçeye kaldıkları yerden devam. Dönüş hazırlıkları, yanımızda götüreceklerimiz -RifBaba, annenin benim için o kadar ayırdığı çiçekleri ve sebzeleri “Ben dikerim, ben dikerim” diye çürüttün yü, alacağın olsun. Söyleyeceğim seni annene!-vedalaşma, ev özlemi, daha oradan ayrılmadan Bodrum hayalleri -hehe- ve hava harikaydı. -Ertesi gün o fırtına, bir tam gün sürmüş!-

Canon’ un gözünü seveyim! 70km hızla giderken, diğer makinada, bu görüntüleri elde etmem mümkün değildi.

*Biterken, keyfimiz yerimizde İzmir’ deyiz. Muhtemelen yayınlandığında lacivert sularda olacağız ya da hala hayalini kuruyor olacağız :))

  • Share on Tumblr

Haziran ortası fırtınaya yakalanmak ayrı bir şanstır

Geçtiğimiz haftasonu erteleye erteleye bir hal olduğumuz köy yolculuğumuzu gerçekleştirdik. İzmir serindi. Şimdiki gibi 38′ lerde nemle sürünmüyorduk. Yolculuk rahat geçti. Artık 4 yaş veledi olan Alpi, apar topar hazırladığım araba aktivite tepsisinin büyüsüne kapıldı. Çok uyduruk bişey oldu, yenisini özenle hazırlayacağım, fotoğrafını da ondan sonra koyarım. Tünele gelmeden uyuyakaldı 4 yaş abisi. Sınırlarını nasıl deniyor bu aralar. Fakin for yazısı yakında:)


“Anne, artık 4 yaşındayım ya; biggisaar oyunu oynayabilir miyim?”
“Tabii ki evet oğlum”
“:) Hani şu gazetenin verdiği gibi savaş fotoğrafı olanlardan?”
“Tabii ki hayır oğlum!”
“Pekiii, kalton netvölk izleyebilir miyim?”
“Ya Amatar?”
“Bahçede abi arkadaşlarımla dövüş oynayabilir miyim?”
“Boks yapabilecek miyim?”
“Daha kalın masal kitabım olacak mı?”
“Televizyonda gördüm anne; Mec Danılds Gingılbledmen veriyormuş; alacaksın değil mi?”
“Akvaryumum büyüsün mü artık? Çöpçü balığı da koyalım”
“Büyüyünce alaba alıp, Gülçim’ i gezdireceğim. Söz verdi”
“Doğum günü balonlarım sönüyor. Sen onları şişir, kimseyle paylaşmak istemiyorum! Eğer alırlarsa kafalarına bi vurarım!”
“Berk bahçeye sakız getirmiş. Herkesle paylaşmadı. Benimle de paylaşmadı! Ona bi vurarım!”
….

Liste uzar gider. Hep şiddet hep şiddet. Nereye kadar bakalım. Bu boks merakı da bir oyun salonundan kaldı. Yeni bir oyun alanı açılmış diye parkta duydum. Arka sokakta olduğunu öğrenince hemen koşup keşfe çıkalım dedik. Girişte büyük bir akvaryum, arkasında kasa ve arkasında pijamalarıyla oturmuş bir teyze. Hoppala! E hadi ciddiyetsizlik insanlık hali diyelim. Ahşap platformalar, kaydırak, top havuzu, salıncak, air hokey, boks ringi, zıpzıp. Ne???? Boks ringi mi? Çüşşş artık! Ardımıza bakmadan kaçış…
Konu nereden nereye geldi. Yoldaydık ve köye gidiyorduk. RifBaba hala grafiker bulamadı. İnsafınız kurusun! Kocamla tatile çıkmak istiyorum lan bu sene. Buluverin bu tatil seraplarıyla bulanmış beyinli çifte bi grafiker!
15:00 te planlanan yolculuk 19:00 da başladı. 01:30 da köydeydik! Alpi uyudu uyandı, eve girdiğimizde şansımız döndü ki tekrar uykuya dalmıştı. Babaannesine yarım ağızla bir “Nelaba” 4 yaş ve hala nelaba :) ve tekrar uykuya teslimiyet. Hemen arkasından biz de..
Sabah uyanır uyanmaz, alabalık çiftliğine gittik. Herkes orada bizi bekliyordu. Alpi’ nin hala oğlu önceki geceyi “Gelmeyecekler mi? Nerede kaldılar?” diye söylenerek geçirmiş. En küçük kuzen de 1 yaşın izin verdiği ölçüde yürüyerek aralarına katıldı. Kahvaltı masası hazırlanan kadar oyuna başlamışlardı.

Zorla bişeyler yedirdik. Bu 4 yaşla beraber, hele ki yaza denk geliyorsa; yeni bir iştahsızlık dönemine giriyorlar. Nasıl desem; sanki terrible two’ nun katmerlisi. Yine inatlaşmalar, yine sınır denemeleri, daha becerikli olduğunun farkına varılan elleri daha çok kullanma isteği, Bakugan merakları..

Aklımız kirazlardaydı ya en son, hemen kontrole çıktık.

Eh işte diyelim. Peşpeşe gelen yağmurlar çoğuna zarar vermiş. Yedik yine bir sürü, yanımızda da getirdik. Ama asıl parti 15 güne kadar olacak :) 15 gün sonra RifBaba’ nın kızkardeşi &3 çocuğu geliyorlar bize. Ev şenlenecek orası kesin :) Birlikte yine köye gideceğiz. Alpi ilk ve son kez 1 yaşın içindeyken görmüştü onları. 3 numara henüz annesinin karnındaydı. Amcası ile bir hesap yaptık: Bir sonraki gidişimizde Alpi’ nin 7 kuzeni de orada olacaklar. 8 enik! Alpi, benim hayallerimdekini mi yaşayacak ne?

Çok şanslı bir çocuk benim Alpi’ m. Bunları tadabildiği için:

Bunları koklayabildiği için:

Ve bunları yapabildiği için:

devam edecek…

 *”Biterken” yapmayı unutmuşum; imzayı ekleyeyim bari.

  • Share on Tumblr

AĞUSTOS’ TA KÖY

Köye geçmeden ve de unutmadan eklemek istedim. Bizim oğlan minik arkadaşının annesine şimdiden yağ çekiyor. Şekerim bebek gelsin, sana da ona da 100$ lar feda olsun! Anlarsınız siz:)))Ben de öptüm diğer yanağından.

Gittik ve de geldik. 2-3 yazıya böleceğim zira takibi zor oluyormuş:) Alpi artık tescilli bir köy faresi. Dev salyangozlardan kırlangıçlara, mısır tarlasından domateslere, çaylardan derelere, daldan dala kondu kara gözlüm.
Köy yolculuğu yol alışverişinden başlar. Bunlara dayanamıyorum.
Dev balkabakları&tumba denemeleri.

Hepsi birarada öyle enfes bir koku yayılıyor ki..
RifBaba’ nın annesinin anlata anlata bitiremediği bahçesinin yeni çiçekleri. İki ayda ne kadar da değişmişler. Bakınız.



Alpi tatil boyunca hep bu pozisyondaydı: Popomu yere koysam mı? Koymasam mı?

Yok be ne koycam! Kudur tabii yavrum; oturmaya mı geldik?
Anneanne&Alpi az sonra RifBaba’ nın annesini delirtecek olan hareketi yapmak üzereler!
Kadın gözü gibi bakıyor bunlara; sinirden tek gözü büyüyüp diğeri küçüldü:))

  • Share on Tumblr

KÖY TATİLİ DEVAM

Büyükbaba, yeni balıklar için yeni havuzlar hazırlıyor. Gidip görelim dedik. Amcanın kamyonetiyle gidilecek Yippiee! Arkaya atladık. Da atlamaz olaydım. Popomdan başlayıp beynime ulaşan o sarsıntılar bir dahaki sefere öne oturma kararımı kolaylaştırdı. Yazın kuru olan çayın içinden geçtik. Tabii asfalt yol değil. Tangır tungur dev taşların üstünden. Ama Alpi çook eğlendi. Bu tatil tam harikalar diyarı gibi birşey oldu. Ben de sevdim ama yok arkadaş ben tatile tatil demem Bodrum’ a gidemedikten sonra..

Başka bir cennet köşe keşfetmiş olduk böylece.


Burası da oradaki çayın gözüymüş. Yani suyun kaynağı. Aşağıya inip su içtiler. Epey zahmetliydi, ben üşendim.
Buna “Köş” diyorlar. Köy boyunca, köye gelen giden yollar boyunca her yerde görmek mümkün. Köyde yollra düşenler; tarlada çalışıp da dinlenmek isteyenler bi yol soluklansın diye yapılırmış. Şimdilerde bildiğimiz betondan olanları yaygınlaşmaya başladı. Dört tarafı kapalı; üstü mini teras gibi. Kışın da koruma amaçlı olsun diyeymiş. Feci soğuk yapıyo orası. Mantıklı belki ama çok kötü gözüküyo yaa. Orjinal köşleri her zaman sevdim de şimdi farkettim; 1 kez oturmuşluğum var. En yakın zamanda Alpi ile denene! Tabii eskiden altımızda araba yoktu. Çıkıyorduk köydeki evden hababam yürü taa ki bir traktörle yollamız kesişip bizi yolu üstündeysek bırakana kadar. Köyde otostop çekilmiyor:) Traktördekiler seni yolda gördü mü selamın aleyküm, aleyküm selam, atlayın biz bu tarafa gidiyoruz; iyi biz de bu tarafa. Bu kadar. Tanıyıp tanımamak önemli değil. Hala gece yaTmadan önce kapı/pencere kilitlememe gülüyorlar. Kaç yıl oldu alışamadın mı diye. Yok anacım alışamadım. Bizim yaşadığımız yerler hala böyle değil ki! Canının derdinde insan şehirde!

Kış elmaları olmuş sayılır. Pek bi lezzetliydiler.
Hormonsuz/ilaçsız şeftaliler. Haliyle mini miniler.
Dedenin motosikleti test ediliyor; Alpi’ nin ağzı kulaklarında. Dedesi köyde bi korkuttu kuzumu bi korkuttu:( Havuzları temizleyip canı çıkmış vaziyette yanımıza gelmiş bir çay keyfi yapmaya. Bizim iki fare kudurukluğun doruklarında. Birden sessizlik ve “Anneeeaaaa! Böhüüüeeee!” çığlıklarına koşturdum. Dedesi baktı olmayacak dişleri Böööö diye çıkartınca ikisinin de aklı çıkmış. E tabi bu ertesi gece taa ki ben bayrakları açıncaya kadar devam etti! Sonradan anlattılar; bu dede gençliğinde de yeğenlerinin kabusuymuş! İşte bu yüzden sonraki günler Alpi mecbur kalmadıkça dedesinin yakınından geçmedi. Yanına gittiğimizde de öptürmedi kendini. Dede motoruyla kandırana kadar:)

  • Share on Tumblr

KÖY TATİLİ SON


Burası cennetten bir köşe! 13 sene önce RifBaba beni köyüne ilk kez götürdüğünde; amcası, eşi&o zamanlar minik bir oğlan çocuğu olan oğullarıyla burada muhteşem bir piknik yapmıştık. Yılan korkusuna bu sefer içerilere giremedik. Fakat bir dahaki sefere tekrar burada Alpi ile bir piknik patlatmak isterim. Vallahi deşindim&birkaç foto buldum:
Bunlar yeniler:

Burası suyun çıktığı yer yani “gözü”. Buzzzzz!
Köy faresi&şehir faresi-hala oğlu-



Anneanne.
Su kuşu.

Karşıya geçiyoruz.

Geri dönerken bir keçi sürüsü yayılmış oyun alanlarına veletlerin.

Üstteki fotoğrafların çekildiği yer; tam alttaki sivri dağın arkası oluyor.
Alabalık havuzlarının oradan çekildi.
Gelelim mahsüle! Domateslerin bir kısmı turşuluk. Koca iki kasa getirdik. Yarısını kış için kavonozladım bile. Diğer yarısı kızarsın diye bekliyordu ki onlar da olmuş bile 3 günde.
Mısırlar yaz başına-Haziran yayla havasında anca yazbaşı oluyor-göre epey büyümüşler. Bakınız. Yanımızda getirmeyi unuttuk ama köyde minik farem bol bol haşlama&közleme olarak lüpletti.
İşte burası içimde yara. Ahh ahh! 2 ay boyunca bekledim o kirazları! RifBaba’ nın işleri düzene sokamamasıyla son partiyi de arılar halletmiş:( Bunlar vişneler. İtinayla toplandılar, ayıklandılar, kavanozlanıp kaynatıldılar. Bir kısmı marmelat, bir kısmı şerbet, bir kısmı da komposto olarak saklandı. Arabada yer kalmadığı için Kurban’ da alınmak üzere bizi bekliyorlar.
Bir kedi gördüm sanki!
Gördüm! Gördüm! RifBaba; eğlendin mi? Anlamışsındır sen!:))))

Taze finduklar. Eve getirdik, ayıkladık, evin iki sincabı bitirdi bile.
Taze cevizler. Bunlara yetişemeyeceğiz maalesef:( Bu gidişte henüz cıvıktılar. Kurban da ise sertleşip normal ceviz kıvamına gelmiş olacaklar.
Kavunlar.
Çalış ırgat! Tatil senin neyine?
Halası yakalayıp getirdi. Yeni uçmayı öğrenmiş bir kırlangıç yavrusu. Alpi mest:)
Bu macera burada biter! Eve döndük ama atamadım hala yorgunluğumu. Alpi de köyde taş toprak yattı, oturdu; şimdi hasta:( Sezonun ilk sümüklerini akıtıyor önce hapşuruk şimdi de öksürükler eşliğinde. Bir sonraki yazıda köy mahsüllerinden yaptıklarımız var. Alpi harikalar diyarına bu hafta yeni okulumuzdan devam edecek. 1 hafta denemedeyiz analı oğullu.

 

  • Share on Tumblr