Sosyal medya karakterleri

ht_fit_mom_sr_131204_16x9_992‘Güzellik ondur, gerisi dondur’ demiş eskiler. Yani neymiş; güzelliğin büyük bir kısmı giyimle sağlanırmış. Bir süredir durumu böyle kurtarıyordum. İzmir’e kış gelemeden birden bahar gelince, kalın giysiler yerini daha tiril tiril, hatları meydana çıkaran giysilere bırakmaya başladı. Ben de yaklaşık +20′ ye çıkmış olan gerçeğimi daha fazla saklayamayacağımı fark ettim. Tam rakamı hedef kiloya vardıktan sonra açıklayacağım. DEVAMINI OKU

  • Share on Tumblr

SSVD hakkında

Aylardır Türkiye’ de “Olmaz!” denilen bir şey için hazırlanıyorum ben:SSVD. Son dakika golü atacak olan bir doktoru fark edip; bıraktık. Sezaryen oranı %80imiş! Şu anki doktorumun SSVD tecrübesi var ve çok kısa bir süre önce tanışmış olmamıza rağmen, kendimizi güvende hissettiriyor. SSVD için hep cesaret verirken; öte yandan da olası riskleri oldukça ayrıntılı bir şekilde anlatıyor. Muayene süremizi aşarsak-ki ilk görüşmemiz tam tamına 3 saat sürmüştü-; akşam telefon aracılığıyla anlatmaya, bilgilendirmeye devam ediyor. Böyle bir doktorum var. Hayatımda bir Alpi’ nin çocuk doktorunu bir de müstakbel doğum doktorumuzu sevdim. Güven duygusu çok önemli.  Bir gebe için doğum doktoru, çok fazla şeyi ifade edebiliyor.
Dünkü kontrolde yine derin mevzulara daldık. Bebek, 2-2,5 hafta kadar önde gidiyor. .. İri giderse ne olacak? 3,750kg sınırımız var. Bu kiloya ulaştıktan sonra; doktorlar risk almıyorlar. Ben de RifBaba da alamayız sanirim. Yalnız doktorum beni desteklese; 4 kg. yu dert etmez ve deneyebilirim. Öte yandan; beklenen doğum tarihimiz 29 Ekim. Doktorumuz ylar öncesinden 24-29 Ekim arası, Almanya’da olacağını haber verdi bize. Yani bu üç olasılıkla, sezaryene biraz daha yaklaşmış oldum.

Neden mi sezaryen istemiyorum? Çünkü sezaryen bir doğum şekli, tercihi değil; benim için olamaz da. Bu bir ameliyat ve ben ameliyat fikrinden rahatsız oluyorum. Hormonlar, bebeğin hazırlığı vs çok konu var bunun arkasında. Dün sakince oturup düşündüm. Loş ışıkta, sancılar gelince başlayacaktı.. Olmayınca ne olacak? Loş ışıkta ameliyat olmayacağı muhakkak:P Yavaş yavaş bu olasılığın yüksek bir orana varmaya başladığını sindirmeye çalıştım. Sonuna kadar SSVD’ yi deneyeceğiz; henüz ne ben ne eşim ne de doktorumuz pes etmedik.

 SSVD ile ilgili bazı gruplara üyeyim:

Doğal Doğum 2008

Yahoo SSVD grubu

Facebook SSVD grubu

Nurturia SSVD grubu

Az önce gruplardan birindeki bir gebe arkadaşı okuyunca yazmak geldi içimden. O annenin yazdıklarından bağımsız; kendi iç sesim konuşmaya başladı. Bunu bir hırs haline getirmemek gerek.
Ne için SSVD istenir? Muhakkak ki; anne bir şeyleri ispatlamak ihtiyacı hissediyor. Hem de bütün dünyaya! 
Elbette doğum şekliyle anneliği sorgulamamalı insan. Zaten bu konuda hissettiğim eksiklik değil; kendi cesaretsizliğimiz. Yani doktor evet; bize göre şeref özürlü bir adam ama kendimizdeki suçun da bilincindeyiz. Zaten moda olduğu için değil-ki keşke o kadar revaçta olabilse-doğalının bu olduğuna inandığımız için doğal doğumu deneyeceğim. Zaten doktoruuz yurt dışındayken başlamazsa, müdahale etmeden bekleyeceğiz. 40+ lara takılmıyor kendisi:) Şimdiye kadar pek aklıma getirmiyordum. Şimdiden sonra da olabilirliğini yabana atmadan; hazırlıklı olmak lazım. Sezaryen derse dr; kara yazmalar bağlamadan, az sonra hayırlısıyla bebeğimi kucaklamayı hayal etmekten bahsediyorum. İzmir’ de başka bir alternatifimiz yok gibi gözüküyor. Eğer yurtdışına denk gelirse; belirlenen günden 5 gün önce olacağı için, yine kendi doktorum ile sezaryene girebilirim.Açılma gibi bir durum söz konusu değilse; bekleyedebilirim.

Dr.S beni NST’ ye zorunlu kılmayacak:) Bu, güzel bir haber. Bizi bilgilendiriyor. Bu konuda kendimi şanslı hissediyorum. Yılllarca yaptığı araştırmaları paylaşıyor. Bizim Ona inandığımız kadar; O da bize inanıyor. Doktorumuz bizi ilk gün resmen silkeledi. Görünmez yumruklar yedik bile diyebilirim. Hatalarımızı biir bir yüzümüze saydı. Bunu yaparken de kendini savunmasız bıraktı biliyor musunuz? O bahaneleri, palavraları kendisi atamayacak kadar ince açıklamalarda bulundu.
Çok garip bir ruh hali SSVD. Azıcık bundan bahsedeyim. Apartmanda neredeyse herkes bana çıldırmışım ve 1-2 ay içinde ölebilirmişim muamelesi yapıyor:) Bu konuda çok ciddiyim! Resmen bunu kastediyorlar. Bu insanların bir kısmı; ayrıca benim bilerek bebeğimi riske attığımı da düşünüyor. Bunu dile getiren dahi oldu. Etrafımızdaki sağlık personeli, dr, ebelerden çok çok azı bizi destekliyor. Çoğu küstahca, ukalaca eleştirebilmeyi kendilerinde hak olarak görüyor. Bu yola başkoyan insan; çok fazla şeyle mücadele etmek zorunda. Etrafınızaki SSVD adaylarına destek olmayacaksanız bile; köstek de olmayınız lütfen:)

Dr. S. hiçbir zaman reklama, hasta pohpohlamaya girmeyeceğim derken; buna uyacağına da gönülden inanıyorum. Bu işin olabilmesini; önce bebeğim, sonra rahatça ilgilenebilmek için Alpim, ardından kendim ve son olarak da doktorum için çok istiyorum. O da çok cesur bir yürek:)

Facebook grupta çok güzel bir motivasyon cümlesi var. Burada da paylaşmak istiyorum: “Olduğu kadar, olmadığı kader!” Bu, çok nazik bir konu. Her konuda cak cak yazabilirken; 6,5 yıl geçtiği halde bir yerde bile doğum hikayemi paylaşamadım.. Çok az tanıdığıma; 2 tane de doktora-ki bir tanesi arkadaş gibi geldiği için kendimi aştığımı yazabilirim-anlatabilmişimdir. Yani 6,5 yıldır bunun vicdan azabını içimde tutuyorum da diyebiliriz. Sebepleri de net olduğu kadar karmaşık. Bunu ancak yaşayanlar bilir, cahillik, cesaretsizlik, bahaneler uydurmak, aptallık, içten ve kalben bildiğin halde yanlışa inanmayı seçmek.. Sonra o aldatılmışlık hissi. Sonra okunan makaleler falan filan. Bu gebelik asla benim için normal doğum hırsı olmadı. Başlarda yaşadıklarım sırasında hep bebeğimin sağlığı önemliydi. Bundan sonra da öyle olacak. Haftaya kontrol var. Belki de artık haftada bire düşecekler. Güzel haberlerle gelirim umarım.

  • Share on Tumblr

Gebelikte 30. hafta

30. haftadan merhaba :)Kardeş artık aydınık ve karanlığı ayırt edebiliyormuş. Bulunduğu ortam zifiri karanlık da olsa; ışıklı bir ortama geçtiğimde fark edermiş. Ağırlığı da, doğumdaki ağırlığın üçte ikisine ulaşmış. Gün içerisinde devamlı tekme, yumruk ve zıpla ile karnımı yamult, feleğimi şaşırt şeklinde takılmaya devam ediyoruz. “Allah ne verdiyse yapıştırdı” derler ya; hah işte, aynı öyle yapıyor:) Bazi arkadaslarim anlatıyorlar; “Aa ben çok nadir hisederdim”, “Beni hiç uykudan uyandırmadı” vs diye de şaşırıyorum. Gebeliğin başka türlüsünü bilmiyorum. Zira; bizde hep böyle.

Peki yaa neler oluyor bana? Vücudumda devamlı büyüyen bir dolu şey var. Ortalama alinan kilo; 11,5-16 imiş. Ben 6,5-7 arasındayım. Bunun da neredeyse yarısı rahmin, bebeğin ve plasentanın büyümesi ile aminiyotik sıvının hacmiymiş. Böyle şeyler okuyunca ne yalan söyleyeyim; hoşuma gidiyor. Doğumdan sonra bu kez kiloyla uğraşmayacağım. Yani son ay coşmazsam. Aynen kaynağımda yazdığım gibi; artık hamilelikten sıkıldım. Yani, 24 saat bebeğimi kucağımda düşlemiyorum henüz fakat artık bu hamile bedenden kurtulmak da istiyorum. Eskisi gibi hareket özgürlüğüne kavuşmak; iyi gelecek:)
Gün boyu Braxton Hicks kasılmalarına saydırabiliyorum. Uykusuzluk problemim yok. Fakat ara ara mide yanmalarıolabiliyor. Sodaya sığınıyorum ben de. İdrar yapma ihtiyacı herdaim var zaten. Yürüyüşler sıkıntılı olabiliyor. Apışarak yürüdüğüm günler oluyor. Böyle günlerde kısa kesiyoruz. Ei & ayak şişlikleri azalsalarda devam ediyor. Kramplar da nadir de ols geri geldiler. Sadece sabah uyandığımda, gerinirsem oluyor. Ayaklarımı kaldırarak dinlenmeyi ihmal ediyorum. Bir kaç kere de bol sıvı alımını unuttum.
Kaynağım; yatış pozisyonunu tekrar anlatmış, ben de değinmek istiyorum. Kaynak der ki; “Gebelikte en uygun yatış pozisyonu, sol tarafa ve yan olarak yatmaktır. Çünkü kanı kalbe geri taşıyan ana toplardamarlar karnınızın sağ tarafında. Sol yanınıza yatmanız, bu damarların basıncını düşürür. Bu da kanın organlardan kalbe dönüşünün en iyi şekilde olmasını sağlar. (Bu şekilde uyumaya özen gösterin ve karnınızın altına bir yastık koyun.)” İnce bir yastık kullanıyorum ben de. İlk günlerde hamile yastıklarından almayı planlıyordum. Alpi’ ye gebeyken 5-6 yastıkla uyuduğumu hatırlıyorum. Fakat bu kez hiç de gerek duymadım. İnce bir tane karnımın altına, bir tane bacaklarımın arasına ve bir tane de başımın altına. Unutmuyoruz; her hamilelik farklılık gösterir.

Kaynak: WebAnne

  • Share on Tumblr

Doktorumuzla yollarımızı ayırdık

 Eveeett. 29. haftada Daktır T.ile şiddetli geçimsizlikten, yollarımızı ayırdık.Bir önceki ay kontrolümüzde, epidural anestezi istemediğimi çıtlatmıştım. Buna benim karar vereceğimi; anestezi uzmanının kararına bağlı olduğunu söylemişti. Nasıl yani????

Vücut benim, can benim, doğuracak olan da benim; eeeeee? O gün 2 saate yakın sıra beklemiştik muayenehanede. Alpi sıkıntıdan kendini kaybetmiş durumdaydı. İki kelime konuşturmadı. Doktor da yoğun ya; durumdan istifade yolcu edildik. Kafamızda milyon tane soru işareti ile arabaya kadar hiç konuşmadık. Alpi’ nin sezaryen ile dünyaya geleceğine karar verilen gün de böyle olmuştuk. Hiç konuşmadan, birbirimizin aklından geçenleri duyup, yanıtlıyorduk bile. Arabada ilk ben zırtladım. Ne hakla benim adıma karar verebiliyordu? Bu hiç hoşumuza gitmemişti.Öte yandan da “Acaba haklı olabilir mi? Bir bildiği mi var?” diye aklımızdan geçmedi değil. Bir kadın doğumcu arkadaşın sözlerine kulak verdik ve doktorumuza güvenmeye devam edelim dedik. Dedik demesine de; bir kez içimize kurt düşmüştü.
Bir sonraki aya kadar zaman geçmek bilmedi sanki. Lay lay lom gittik biz yine muayenehaneye. Sürpriz! Doktorumuz doğuma  gitmiş, hastalarına da haber verilmemesini söylemiş. 45 dk kadar olmuş, az sonra dönebilirmiş. Aklımdan geçenler: –>Normal doğum yaptırıyor canım bizim Daktır T. Negzeeellll! –>Normal doğum yaptırıyorsa; az sonra döneceği nasıl garantili? Hımmmm..–> Ya şu an doğumdaki ben olsaydım? 45dk – 1 saatte doğurmam mı icap edecekti? En güzeli telefon edip, ağzından duymak dedim ve “Az sonra geleceğim” i duyunca o gün beklemeye karar verdik. Arada bir şeyler yiyip;kliniğe döndük ve kapıda Daktır T. ile karşılaştık. Sırtından resmen ter akıyordu. Gömleği sırılsıklam olmuş, stresli görünüyordu. Gergin bir şekilde gülümseyerek içeri girdi. Korkunç yoğundu bekleme salonu. 1 saat geriden geliyordu muayeneler. Alpi’ yi iyiki de anneannesne bırakabilmiştik. Ve sıra bize geldi. Hemen ultrasona girdim. Kardeş cork cork parmak emiyordu:) 1,5kg. a ulaşmış. 26cm olmuş. Her şey yolunda. Görüntülerimizi de aldık ki Daktır T. ye konuşmak istediklerim olduğunu söyledim. Geçen hafta sonu yaptığımız hastane ziyaretini ve ebe ile aramızda geçen diyalogu ve bunun bizi nasıl rahatsız ettiğini anlattık.Daktır T. ‘ nin yüzü asıldı. Ebenin yaptığının boşboğazlılık, terbiyesizlik ve hatta aptallık olduğunu söyledi. Üzerine doğum hakkında soru-cevap yapmaya başladık. Epidural konusunu tekrar açtım; tatmin edici bir yanıt gelmedi. Suni sancıya geldi konu. Sorduğum da; “SSVD’ de önerilmiyor pek. Sizin görüşünüzü bilmek isterim bu konuda.” “Kullanırım” dedi. “…. miktarda .. ilacı …” “mekonyum yutarsa…..” ama SSVD ile ilgili herhangi bir yorum yok!
Vee geldik iplerin koptuğu noktaya; “Epizyotomiyi doğumda gerekli bulmadıkça doktor, istemiyorum. Beni biraz ürkütüyor.” dedim ve o babacan, nazik Daktır T. gitti. Bir hayli agresif bir sekilde “Ben her doğumumda yaparım! Hatta epizyom, doğumdan daha uzun sürer; o kadar özen gösteririm” diye; böyle gözlerini koca koca açarak, sesini yükseltti. Sormak zorundaydım; “Neden gerek gördüğünüzü anlatır mısınız?” diye sorunca da bağırmaya ve hakaret etmeye başladı! Bu takıntılı annelerden etrafta çokca varmış artık. Bu takıntılı tavırlardan vaz geçmeliymişim. Doktorun işine bu kadar da karışılmazmış. Haaa bir de bu epizyotomi konusunda sorun çıkaracaksam; bir daha kendisine gelmeyeyimmiş, baştan söylüyormuş. Baştan dediği de 29. haftamdayım! Eyvallah deyip çıktık dışarı. Daha doğrusu bu muamelenin arasında hemşire sıradaki hastaya kapıyı açıverdi.
Ne hissettim biliyor musunuz? Zaten SSVD’ yi desteklemiyormuş, gönül vermemiş bu işe. Alpi’ nin doğumundan sonra; en hazmedemediğim; o kandırılmışlık duygusuydu. “Bir daha niyeti böyle bir doktoru sezersem; hiç çekinmeden bırakıp gideveğim.ma bakmadan çıkıp” diye sözvermiştim kendime. O yüzden arkama bakmadan çıkıp gitmek zor gelmedi. Bir anne adayı, doğum doktoruna çok bağlanıyor. Müthiş bir güven duygusuyla bağlanıyor. Düşünsenize; kendi canınız ve yavrunuzun canını o doktora emanet ediyorsunuz. Doğum anında savunmasız, hatta acizsiniz. Bu sebeple, o aşamaya gelene kadar da kırılgan oluyorsunuz. Ben bu kez bunu hissetmedim. Sadece karşımda haddini aşmış, azıcık bir şeyleri sorgulayan bir gebe görünce panikleyen, eskiden daha sık görülen; üste çıkmaya çabalayan doktor tavrını sergileyen bir doktor vardı. Halbuki gerekçelerini bana her zamanki nezaket sınırları çerçevesinde anlatsa; belki de ikna olacaktık. Olmayacaktıksa bile, bu şekilde ayrılamış olacaktık. İlk 2 gün sinirlendim ama sonraları çok şanslı olduğumu fark ettim. Bu durumla ameliyat masasında da yüzleşmek zorunda da kalabilirdim ve o zaman bu kadar rahat kapıyı çarpıp gidebileceğimden emin değilim.
RifBaba ile beklemeye karar verdik. Daha yeni muayene olduğumdan, önümüzde tertemiz 1 ay olduğunu düşündük. Araya bayram tatilinin girmesine izin verdik ve bu sürenin sonunda kafamızda yeni bir doktor ismi netleştirdik.Gerçek bir SSVD dostu doktor olduğundan emin olalıydım. Bu aralar sıklıkla duyduğum erken doğum hikayeleri yüzünden, erken doğuracakmışım hissi yerleşti üzerime. Halbuki hiç de öyle 6. hissim tutar, içime doğar insanı değilimdir.  Tatile çıkacağımız sabah, ben Kardeş’ in yıkanmış eşyalarını dolaba yerleştiriyordum. Gitmeden hastane çantasını da aradan çıkarıverdim.
Tatilimizi yaptık, enerjimizi depoladık ve cumartesi günü için randevumuzu aldık. Yeni doktor adayımız referanslı bu konuda. İyi bir şey yapıyormuşuz hissi var içimde. Bize şans dileyin.

  • Share on Tumblr

Hastane bulalım derken

Perşembe günü yüzme kursuna; uzunca bir aradan sonra RifBaba da geldi. İşleri hala çok yoğun. Dolayısıyla bir denge tutturmakta hala zorlanıyoruz. Bir kaç haftadır cumartesileri çalışmıyor ve bu; başta Alpi’ ye çok iyi geliyor. Pazartesi sabahı iş günü olduğunu bildiği halde, şansını mutlaka deniyor ve “Immmm günaydın. Tatil günü değil mi anne?” diye soruyor.

Perşembe sabahına dönersek; ilk kez kurs çantasını evde unuttuk. Çok komikti aslında. Normalde evden çıkmadan önce çantayı ya Alpi’ nin eline ya da babasının eline tutuştururum. Kapıdan çıkmadan önce RıfBaba mutlaka “Çantayı aldınız mı?” diye sorar. Alpi  ise henüz yerde duran çanta için “Babaaaa! Çantamı sen taşır mısın? Kolum çok ağrıdı” falan der :) O sabah ise ben Alpi’ ye “Çantan kapının önünde;sakın almadan inme” deyip, odalardan birine daldım. RıfBaba “Her şey hazırsa ben aşağıya iniyorum”  dedi. Alpi de “Ben babamla iniyorum” dedi ve koşturdu. Ben de çantaya hiiiç bakmadan; nasıl olsa ikisi de duydu diye, çekip kapıyı indim aşağıya. Kursa bir geldik; sürpriiizzzz!
Ben Alpi’ yle; çocuğa bıdır bıdır yaparak kurs binasına girdim. RfBaba söylenerek;çantayı almak üzere eve döndü. Alpi de “Duymadım ben senin öyle dediğini” diye savunmaya geçti. Oğlumuzun sorumluluklarını, farkında olamadan biz üstlenmişiz. Aferin bize! İşte bizim evin halleri :))

Aslında tüm bunlara sebep; öğleden sonra yapacağımız hastane ziyaretiydi. -Alpi hariç. Onun kafa süper düper bu aralar. Tek düşündüğü; almassına bir türlü müsaade edlmeyen Beyblade’ ler. 6 yaş savsaklığı da bonusu- Daktır T., iki hastaneyle anlaşmaşlı. O günkü hastane; SGK ile anlaşmalı, oldukça ekonomik fakat hakkında adam gibi bir duyum alamadığım bir hastaneydi. İnternetten araştırdim, anne forumlarında soruşturdum, Nurturia’ da bir kaç kere sordm ama nafile; memnun kalana rastlamadığım gibi elle tutulur gerekçeler gösteren de yoktu. Çok can sıkıcı bir durum.
Çok gergindik. Bu hastane olmazsa, diğeri olurdu.. Aslında içten içe korktuğumuz; diğer hastanenin de aynı derecede güvenilmez çıkma olasılığı idi. Yani evet; önyargılı bir şekilde gidiyorduk.

Muhitin uzaklığı, fazla tekin değil diye adlandırılıyor olması ve yakınlarda hiç otopark olmaması beni daha baştan gerdi. Bina girişinde, halkla ilişkilerden sorumlu olan bayan bize çok baştansavma davradı. Doğum içinn hastane araştırdığımızı, orasıyla ilgili karar aşamasında olduğumuz ve hastaneyi; özellikle de doğum servisini gezmek  istediğimiz söyledik. İlişkiler konusunda başarısız olduğu belli olan Halkla İlişkiler personeli, yüzümüze dahi bakmadan “Doktorunuzla konuşun” deyip öbür tarafa baktı. -Zaten gerginim; sabahtan beri kafamda bin türlü şey kurmuşum,başlarım senin kaprisine!- Doktorumuzun hastane doktorlarından olduğunu sertçe belirtince bir kıvırma, bir ilgi alaka; neyse 3. kata gönderildik. Orada ebelerin odası varmış. Hastanenin de 3 ebesi varmış.
Bir sedyeyi anca diklemesine sığdırabileceğin “sedye asansörü” ile –Diğer asansör çalışmadığından; bizi buna yönlendirdiler- 3. kata çıktık. Ortada sadece 1 hasta bakıcı adamcağız; tüm katın hastaları adamın peşinde. Ebe odası denen de; girişte bir masa. -Görmüş olduk ebenin odasını!- E bizde hasta bakıcıyı taciz kervanına katılıp, ebeleri sorduk. Ebeler doğumdaymış, ne zaman çıkacakları belli olmazmış, bu kattaki her şeyden ebeler sorumluymuş ve bir tek onlar yanıtlayabilirmiş. Böyle başlarında kraliyet tacı ya da super kahraman pelerinleriyle 3 adet kadın beklentisine giriyorsun bir süre sonra. Beklenen ebeler 1/2 saat beklememize rağmen görünmediler. Biz de sağı solu kurcalamaya başladık. Hastane eski ve bakımsızdı. Pek hijyenik de sayılmazdı. Odalar da keza öyleydiler. Serum odasından başka bekleme alanı yoktu. koridorda bir bank ya da sandalye dahi yoktu. Önce serum odasındakilerle tanıştım ve ağızlarını aradım. Doğum için bekleyen yokmuş aralarında. Geçmiş olsun dileklerimi sunup; odalara diktim gözümü.

Bu, o gün verdiğimiz en doğru kararmış. Kan içindeki çarşafın 1 saattir değişmesini beklemek, ilgi gösterilmediğinin söylenmesi, ortada hemşire/ebe yok denmesi, hijyenin olmadığının söylenmesi… kararımızı çabuklaştırdı. RifBaba da kolumdan tuttuğu gibi; “Burada doğum yapmana müsaade edemem!” deyip, oğlanı da kaptığı gibi çıkardı bizi dışarı. (Aslan koca!)

Cumartesi günü ise 2. hastaneyi gezmek için düştük yollara. Bir gün öncesinde; bir tanıdığımızın 20 gün önce doğum yapmış arkadaşıyla konuştum telefonda. 2. aday hastane ile ilgili, oldukça ayrıntılı konuştuk. Telefonu kapattığımda, neredeyse kararımı vermiştim. RıfBaba ile paylaştım bunu ve güle oynaya bindik arabamıza.

Haftasonu olduğu için; beklediğimiz gibi, hastane biraz tenhaydı. Girişte bir beyefendi karşıladı bizi. Güleryüzlü, ilgili ve bilgili idi. Doktorumuzu ve geliş sebebimizi çıtlattık. Yine 3. kata telefon edip, haber verdi. 3. katta bizi bu kez bayan bir hasta bakıcı karşıladı. -Uluslararası bir anlaşma mı bu? Neden doğum servisleri hep 3. ktta ki?- O da oldukça güleryüzlüydü. Normal ve suit odaları gezdirdi bize. Arada cüzzi bir fiyat farkı var. Sıra geldi ebe ile tanışmaya. Ebe B.genç ve oldukça konuşkan bir bayandı. Daha önceki doğum deneyimiziden tutun da; piyasadaki her türlü doktora kadar, aklımıza ne gelirse konuştuk. Hatta bir ara RifBaba’ nın kulağına eğilip; “Azıcık dürtsek, epey bir doktor havadisi alırız gibime geliyor.” bile dedim. -Yalan yok; dedim yani.- Bir yerde ipin ucunu kaçırdı B. Ebe.
Elf: Daha önce hiç ssvd tecrübeniz oldu mu?
Ebe: 2 tane oldu. İlk doğumumuzun üzerinden kaç sene geçti?
Elf: 6 sene
Ebe: Hımmm… En az 8 sene gereklidir.
Elf: Af buyur??? Bütün ssvd yanlısı doktorların söylediği 2 sene!

Ebe Hanım’ ın ilk ssvd tecrübesinde, annenin ilk çocuğu 8 yaşındaymış ve böyle bellemiş olayı anlaşılan. Pek bilgili olmadığını düşündürdü bana. Yine de doktorum olacak yanımda diye içimi rahatlattım. Fakat sohbetin ilerleyen kısmı kanımı dondurdu. 8 sene konusunda ısrarcı çıktı bizim Ebe Hanım. İkinci ssvd tecrübesini anlatmaya koyuldu: İlk doğumunu 2 sene önce ölü doğum olarak gerçekleştiren bir anne adayı varmış. 2 sene sonra ssvd için hastanedeymiş. Doğum başladığında koridorda yürümeye, rahatlamaya çalışıyormuş. Sonrasını çok ama çok ayrıntılı anlatı. Ben, bu yazıyı okuması muhtemel anne adayları; özellikle ssvd adaylarını düşünerek ayrıntılı aktarmayacağım. Şu kadarını yazayım ki; bebeğin ne yazık ki kaybedildiği korkunç kanlı bir rüptür hikayesiydi. Kendimi bir an için; 11 yaşında kampta ateş başında, korku hikayeleri dinleyen çocuk gibi hissettim.. Ssvd yanlısı olmayanların veya yetersiz bilgisi olanların; karşısındaki caydırmak için bunu yapmasına alışkınım maalesef. Ya yeni araştıran bir anne adayı olsaydı orada? Ya kafasında soru işaretleri olan bir çift olsaydı orada? Bir profesyonelin bunu yapması hiç de etik değil. Daktır T.’ nin de dediği gibi; hatta terbiyesizlik, boşboğazlık ve aptallık.

Hastane hakkında bir kaç merak ettiğimiz bilgiyi de alarak çıktık.

Alpi’ ye gebeyken hastane gezisi yapmak hiç aklımıza gelmemişti. O kadar güveniyorduk ki doktorumuza; her şey çok güzel olacak gibi gelmişti. Olmayabiliyormuş meğerse.. O yüzden nacizane tavsiyem; doktorunuzu araştırdığınız gibi, hastaneyi de araştırın. Personelle önceden bir tanışın.

*Biterken; biz yine Bodrum’ dayız. Bodrum geçen seferki gibi çıkmadı. Çok sıcak, nem çok yüksek. bu haliyle İzmir’ i mumla aratatacak gibi.

Fotoğraflar; “Karayip Korsanları” hasretiyle yanıp tutuşan Alpi’ ye; Gül teyzesinin taa Almanya’dan yolladığı PlayMobile Korsan oyuncakları. Tekrar teşekkür ediyoruz Gül teyzesi. Alpi’ yi çok ama çok mutlu ettin. Bıcırıkları gözlerinden öperiz :)

  • Share on Tumblr

Acı yok Rocky!

Sayın okuyucu,
Lütfen okumaya başlamadan önce, aşağıdaki linke tıklamayı ihmal etmeyin. -iş yerlerinde fizy yasaklı olanlar, “Eye Of The Tiger” ı mırıldanabilirler.- RifBaba ile havaya girmemize yardımcı oluyor.
http://fizy.com/#s/13e6ga

ElfAna’ ya tavsiye edilenler
—————
RifBaba’ ya tavsiye edilenler


————–
Alpi’ ye yakışan
Artık Alpi’ nin sağ gözüne damla damlatmak için hazırız! 
Hep savunurum; “Aile olmak takım işidir” diye. Evde hangimiz uygunsa; Alpi ile ilgilenmek onun görevidir. Ocak 6′ da iyi zamanlama diyerek Alpi ile İstanbul’ a gittik. Yol macerasına şimdilik girmeyeyim ama bir daha asla o firma ile yolculuk yapmayacağım! tabi Bodrum’ a gidiş dönüş aldığım biletlerden sonra asla:P Neyse; kızkardeşimi çok özlemiştik. Eşiyle de oturup uzun uzadıya sohbet şansımız pek olmamıştı. Benim bir yere gittiğimde sohbet edebilmem için gerekenler; Alpi’ yi sağlam oyalayacak bir ortamdır. E kuzunun teyzesinde 2 adet yavru kedi de bu ortamı fazlasıyla sağlar dedim ve gittik. Kediler için artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak 😛 3. gün pes etmiş olsalar da; onlar, Alpi’ nin ellerinden tek parça çıkabilmeyi başardılar. Hayatlarının en çetin sınavıydı ve verdiler. İstanbul’ a giderken ÜSYE sebebiyle zaten orada bitirdiğimiz bir atibiyotiğimiz vardı. Dönüşe bir gün kala muazzam bir kar yağışı oldu Kavacık’ a. Kardeş ve damat bahçelerinde kartopu savaşı organizasyonu yapmışlar. Çok eğlendik ve Alpi kuzusu bu arada pek çok kez kar tatti. Ertesi gün de dönüş için servisi beklerken, sokakta, kaldırımda bulduğu kar/buzu mideye indirdi. Engellemeye çalışmamız fayda etmedi. Kaşla göz arasında yutarken yakaladık. Bir hastalık bekliyorduk fakat bu kadarını değil.
17′ sinde öksürük sebepli dr ziyareti ve o ayın 2. antibiyotiği ile eşlik eden şuruplar = sonuç alamadık ve teşhis Laranjit
22′ sinde şiddetli kulak ağrısı sebepli dr ziyareti ve o ayın 2. antibiyotiğine eşlik eden 3. antibiyotik ile saz arkadaşları şuruplar = Laranjit + OTİT
24′ ünde eklenen şikayetlerle çift antibiyotiğe güvensizlik üzerine dr ziyareti ve o ayın 4. antibiyotiği ile saz arkadaşları = Laranjit bitmiş, OTİT değilmiş; sağ kulakta sıvı birikmesi varmış.
25′ inde şiddetli başağrısı ağlamalarına dayanamayarak umuyoruz ki son dr ziyareti ve yine umuyoruz ki o ayın 5. ve son antibiyotiği ve saz arkadaşları = Laranjit Faranjit’ e çevirmiş + sağ kulaktaki sıvı duruyor + sağ gözde enfeksiyon + gribal enfeksiyon + kanda hatrı sayılır derecede enfeksiyon. Tüm bunların belirlenmesi için akciğer filmi ve kan tahlili. Akşama kusma eşliğinde ateş ve ağlama krizleri. Hala ara ara ateş ve kusma devam ediyor. Şimdi dinleniyor ve ben de bu uyku aralarda, İstanbul’ dan döndüğümüzden beri dinlenmeye çalışıyorum. Ortalıkta bir de bu geziniyormuş, bilginiz olsun.
Bugüne kadar detaylı anlattığım ikinci hastalık vakamız bu. İlki için TIK. Neden anlattığıma gelince; maalesef antibiyotik lsun şurup olsun, peynir ekmek gibi alınıyor. Eğer biz sonunda kafamıza dank edip de test yaptırmasaydık, kim bilir daha kaçıncı şişemizi değiştiriyor olacaktık. Bu, ebeveynlerin elinde. Lütfen dikkat edin.

*Biterken aklımız fikrimiz hala kardeş & damat & bizden sonra üçleyen kedilerinde. Yarın, bu sayfada bahsi geçen konulardan biriyle ilgili bir sorum ve Unnado’dan hediyelerim olacak. Söylemedi demeyin.
  • Share on Tumblr

Uçtu uçtu

Çiçieliköy’ den devam ediyorum. O kadar mutluydu ki Alpi o gün. İpi yettiğince havalanınca bizim uçurtma, başlıktaki çığlıkları dinledik. Küçük itiraflarda bulundu: “Mert’ in yanında arkadaşlarının olmasını sevmiyorum. O zaman benimle az  oynuyor. Şimdi sadece benimle oynuyor hehe!”

Tam otların üzerine yayılmıştık ki, bi hareketlenme oldu. Alpi uçurtmanın ipini kaçırmış. Rüzgar çok iyiydi ya, kahraman RifBaba & oğlu peşinden koşturmuşlar. Alpi, vicdan azaplı ve suçluluk dolu gözlerle, RifBaba ise kafasını kontrol ede ede topallayarak gelince zıpladım yerimden! Uçurtma, bir evin yüksek duvarlı bahçesine kaçmış. Büyük oğlan, yüksek duvarı küçümsemiş. Kiremit varmış, tutunup çıkacak:) Tüm ağırlığını(!) verip asılınca kiremit yerinden oynamış KÜÜT! kafasına, denge menge de kalmamış, dizinin üzerine düşmüş. Sıyrılmış kanamış dizi, kafayı kontrol ettik, şişmiş, sıyrıklar var. Yaşıyor ve hala tek parça; o zaman düşenin dostu olmazmış, patlattık kahkahayı. RifBaba’ nın memleketinin dilinde eğleştik kendileriyle:)

Görünce kengerli günleri anımsadım. Var mı bileniniz? 11 sene Tarsus’ ta kemirdik durduk. Teyzeler ayıklar verirlerdi bize. Bi de kızartılırdı. Biz de çocuklar, kendimiz toplayıp, kızartmaya çalışırdık. İğrenç olurdu bizimkiler :) Herkes birbirine bakıp, bozuntuya vermeden “Nefis” der ve yine de yutardık. RifBaba yıllar önce anlatmıştı “Eskiden kahvesi yapılırdı bizim orada” diye. İçeniniz var mı?

Önce bir tane koparttı. Evirdi çevirdi. “Geri koysam yaşar mı?” diye sordu. ” Yok” dedim. “Yakında solmaşa başlar.” üzüldü. Yine de yerine koymaya çalıştı. “Belki yaşar” dedi. Bi daha da kopartmadı.

Koştur dur. Çocukluğunu, doya doya yaşatabiliriz umarım sana.

Yazısı Annelerin Dünyası‘ nda.

Devam edecek..

  • Share on Tumblr

Bahar geldi ya; ayda yürüyor gibi yaşıyoruz

Bu sefer bir çarptı ki sormayın gitsin! Erkenden uykumuz geliyor, yine de erken kalkamıyoruz. Resmen RifBaba sürükleyerek çıkartıyor bizi, kazıyor da denebilir. Sabahlara kadar oturan ben, esneyerek yazıyorum şu an. Adam en sonunda bu sabah “En son ne zaman birlikte kahvaltı yaptık hatırlıyor musun?” diye küskün küskün bakınca, alarm durumuna geçtim! Sabah için bütün alarmlar kurulmuştur:)

Bu resimler Buca Gölet’ ten. RifBaba ile çok eğlenceli bir kır düğünü yapmıştık. Düğünden sonra da sık sık gittik, Alpi karnımda da çok güzel yürüyüşler yaptık. Alpi ile şimdilerde gezmeye de bayılıyoruz. Çok geniş bir alana kurulu. Yapay bir büyük, bir de nilüfer çiçekleriyle bezenmiş küçük göl var. Yerel kanallarda RifBaba ile elele görüntülerimiz çıkıyordu&çok gülüyorduk o zamanlar. Büyük gölde tekne turu da yapabiliyorsunuz. Kazlar ve ördekler etrafta. 1 tur 2tl. Çocuklar bayılıyor. Fotoğrafları tekneden çekmiştim.

1 paintball sahası, yaz gecelerinde mükemmel bir ortam sağlanan barı-çok güzel bir içecek vardı orada adını anımsayamadım-, balık ve et restoranı, 2-3 kafeteryası, hobi bahçeleri, piknik alanları, çocuk oyun alanı ve parkı, hediyelik eşya mağazaları, büfeler… Uçurtma uçuran, çimlere yayılan, top oynayan bir sürü mutlu insan görüyorsunuz gidince. Yalnız yurdum insanı bir şeyi hala idrak edemedi: yayılıp çekirdek çitletiyorlar ve sonra da çim alanların en büyük düşmanı olan o tuzlu çekirdeklerin kabuklarını atıp geçiyor! Dünyanın emeğini veriyorlarmış ve yazılı, sözlü uyarıların hiçbiri ciddiye alınmıyormuş. Nçık! Akıllı olsanıza e piknikçiler.

Bu arada kuzuştan bir haber: Bu, yeni saç traşı. Caillou diye yıktı ortalığı da biz çok yadırgıyoruz ve evde, çevremizdekilerle hep aynı muhabbet oluyor sonra. Bu da bi şımarıyor! “Gözümüz alışsın bu kesime, hem hava da iyice ısınır tekrar uzayana kadar; o zaman kazıtırsın” dedik. E o kadar montessori savunuyoruz, çocuk bireydir, isteklerini kabul etmektir diyoruz ya, kendi vücuduyla ilgili, çok da kişisel bir karar. Cüceye saygı duyacağız. Yaza kazıtacağız ve kışın gelmesini, lülerini hayalini kurarak bekleyeceğiz:)

Reklam kokan gezi notlarına devam. 2 hafta önce Bodrum’ um gelmişti benim yine. Söke molasındayız. Starbucks’ ın reklamını yaparım arkadaş:)) Alpi yaşına girdi girecek günlerdeyiz. Fuli ile bir avm’ de buluşup, kahve+cheesecake olayına gireceğiz. 1 hafta boyunca bunun hayalini kurmuşum! Alpi diş bekler, Alpi yürüyemediği halde bütün asfalt boyunca emeklemek ister, olmadı kucak ister, uyumamak ister 25 saatlik rekor uyanık kalma günleri . Sinirler gergin, anne yorgun, arkadaşlarını özlüyor. Alıştığı düzeni arıyor, uzun sohbetleri özlüyor.. Neyse verdik siparişlerimizi, bekliyoruz. Alpi’ yi de oturttum mama sandalyesine. Elinde kaşığı havuç püresini didikliyor. Bize şaklabanlık yapıyordu. Siparişler masaya yerleştirildi de gözüm Alpi’ de. Çok şirin gözüküyordu. Bir yudum almıştım kahvemden henüz; coştum ve Alpi’ yi mıncıklamak için bir hamle yaptım. Benim kahvenin yarısı yerde yarısı cheesecake’ in üzerinde! Nasıl gerildim birden. Eleman yerleri paspasladı, kahvemin neli olduğu konusunda bir tahmin yürüttü ve gitti. Üst baş da nasibini aldı bu arada kahveden. 5dk sonra aynı siparişler müessesenin ikramı deyü masada:)) Ay benim gözler dolu dolu. Eleman bilmiyor tabi o yaş çocuklu bir kadın için bu bulşma ne kadar önemli olabilir:)) Starbucks o gün kalbimi çaldı benim.

Bu fotoğraf için 3-4 senedir beklemedeydim. Tabii ki tabela yenilenmiş, eskisini daha çok seviyordum, çekemedim. Tam virajda. Trafiği ilk defa denk getirdik. Ya çok yoğun oluyordu yada gece geçtiğimiz için çekemiyordum, rahatladım:) Cevat Şakir Kabaağaçlı nam-ı diğer Halikarnas Balıkçısı ile ilgili daha çok bilgi için bir TIK.

Buna resmen içim gitti.. Çok ama çok isterdim katılabilmeyi.

İşte bizim balıkçı.

Yine çok güzeldi ve çok eğlendik yarımadada. Memleket havası iyi geldi. Her seferinde ayaklarım geri geri gidiyor dönüş yaklaşınca. Alpi’ yi babamlara satıp bara bile gidebildik bu sefer. Üzerinde eşofmanlarla herkesten sıyrıldık. Tüm gözler üzerimizdeydi:))
Yazları korkunç bir su sıkıntısı oluyordu yarımadanın genelinde. İki çözüm bulunmuş. Milas’ tan taa yarımadaya kadar borular döşeniyor. Paylaşılmak istenmeyen Suyu buradan alacaklarmış. Bir de jeotermal su tespiti yapılmış. Bu ilginç işte acı da denebilir. Bu, daha da  acı  denebilir.
İlk gece tutturdum yine Gümüşlük de Gümüşlük diye. RifBaba sabitleyecek (!) beni bir şekilde buraya, o olacak. Yolda gördük tabii bir yerler yine deşiliyor da tüm yarımadanın bu şekilde olduğundan bihaberiz. Gümüşlük için A)Turgutreis’ ten Kadıkalesi’ ni geçerek gidilebiliyor. B)İslamhaneleri’ ndeki eskiden küçücük bir patika olan şimdinin asfalt sapağından gidilebiliyor o zamanlar da babamın başının etini yerdim “Toprak yoldan gideli, banane araban zarar görecekse” diye:) C) Bodrum’ dan gelirken Yalıkavak sapağından girilebiliyor. Hangisini seçersek seçelim ayvayı yemişmişiz zaten. Çok sevdiğim bir aileyi ziyaret edecektik. Hani şu müthiş fotoğrafların sahibi olan çift. Resmen araba ebatlarında kazılıp bırakılmış devasa çukurlar, abartmıyorum, yarım metrelik dik kum yığınları, bırakın tek arabayı, 3 insanın yanyana zor yürüyebileceği genişlikte bir alan kalmış!! Yollarda ne bir uyarı, ne bir yönlendirme pek tabii ki..Arabamı daha laçka oldu, sinirlerimiz mi bilemedik. Ziyaretimizi de gerçekleştiremedik :(
Aile muhabbeti, yayan yapılan yürüyüşler, güneş, kum oyunları, akülü araba keyfi, arkadaşları ile çok mutlu oldu Alpi. Gece sivriler yemiş bitirmiş çocuğu. İzmir’ e döndüğümüzde durum şuydu:

İki kulak arasındaki fark ne kötü değil mi? Ağrı da yaptı. Geçti bitti şimdi.
 İki güzel haber: Taze taze buraya bir TIK.  Bundan böyle her Çarsamba da buraya bir TIK. Mutlu hafta sonları:)

*Biterken Alpi kirlan Wall-e’ sinin ardından elinde tek kalan Eve’ i ile yas tutuyor, RifBaba işte ve Andrew white – When Tommy Plays The Guitar çalıyor.

  • Share on Tumblr

ÜSTTEN ALTA KATLARIM, BEN BUNU TOP YAPARIM!

Unuttum gitti bunları ben. Son parti Bodrum anılarıııı

Dedesi balık yumurtalarını hazırlıyor. Bunlardan var yaaa; bir minik kirinti bile koklatmadı sıpa.

Büyükten küçüğe/küçükten büyüğe sıralama&aynı boyuttaki benzerini bul.

Akıllı kitaplardan biri de bizimle birlikte idi.

Çook tatlı çeviriyor o tombik parmaklarla minik topacını. Hiç şaşırıp zorlanmadan.. Amaaa içten dışa doğru değil; dıştan içe doğru :)

Minik parmaklar egzersizlerini ihmal etmesinler diye; gazete eki çıkartmalarla işimizi gördük.

Yaa, evet! Gitti o lüleler. Kendi istedi :( O’ na kalsa Caillou gibi olacaktı da yaza diye anlaştık. Dedesi&RifBaba pek zor alıştılar. Halbuki ikisi de kestir de kestir diye başımın etini yiyordu! Sonradan iyiki kestirmişiz dedik çünkü gripken o ne terlemeydi. İkide bir tepiniyor. E uyurken biz ateşi çıkar diye korkudan kalın da giydiremedik. E sıpa da ha babam tepiniyor. Neyse o halinden memnun. Ayna karşısından ayrılmıyor.

“Ağzını açmış balık; bak anneeaa!”
Heyecanla babasının gelmesini beklerken -ki gelmesine daha 7 saat var!!!

Minik kuzu hastayken..


*Biterken Alpi&RifBaba uyuyor, ElfAna yağan yağmurun güzel tınısını dinliyor..
  • Share on Tumblr

THESE BOOTS ARE MADE FOR WALKING

Hayırlı olsun; nur topu gibi ortopedik ayakkabılarımız oldu! Bilmem ne taban, full ortopedik, bilekten destekli. 7-8 yaşına kadar kuzucuk bunlarla takılacak. Nereden icap etti? Oğluşun tombik tabanları çökmüş, düztaban olmuş. Aynı annesi gibi. Evde ayakkabı giymek istemediği zamanlar parmak ucunda yürütmeye gayret ediyoruz. Vallahi yatsın kalksın dua etsin zamane düztabanları.


Benim çocukluğumda full ortopedik ayakkabı hele hele ortaokul, lise zamanında hayaldi. Özel yapım ayakkabıların içine her adımda adamın gözünden yaş getirten çelik tabanlıklar konulurdu. Dün gibi hatırlıyorum: Burnu yuvarlak, bileğe kadar sıkı sıkı iplerle donatılmış çelik tabanlılarımı. Allahım ne ızdıraptı onlarla yürümek. Çocuksun yaa koşturmadan durulur mu hiç? Babamın beni upuzun sahil boyunca taşların üzerinde yürütmeleri. Sonra ergenlik ve uzaktan uzaktan bakılan topuklular. Stiletto hayranlığım buradan geliyor herhalde.



Bu tabaklar yeni keşfim. Bölmeli köpük tabaklar. Daha çok piknik için tercih ediliyormuş sanırım. Bizim evdekilerin pek bi piknik kültürü yok zaten. Montessori aktiviteleri için pek uygun geldiler. 

Bu da bizim diğer yeni keşfimiz: HIŞIR. Bildiğiniz kelek, kavun ne derseniz. Hep turşusunu görürdüm ama kabuklarıyla katur kutur yendiğini bilmiyordum. Kavun ile salatalık arası bir tadı var. Kabuğuyla yenecekse çok çok iyi yıkanması gerekiyor yoksa kumlu bir aroma da ekleniyor:)

Nane&fesleğenler hala kurumadılar; bekliyoruz. Domatesler kavanozlandılar. Sarmısaklar asılıp kurutuldular. Taze fasulyeler temizlenip derin dondurucuya kondular. Dolmalık biberler içleriyle beraber şoklandılar. Kuru fasulye, nohut, tarhana, bulgur da buzdolabında. Havalar serinleyince tezgah altına inecekler. Biberleri ve patlıcanları ipe dizip kurutma hayalim vardı; aşırı yağan yağmur ve puslu gökyüzü buna engel oldu. Onlar da derin dondurucuya artık. Hergün taze otlarla beslenmiş ineklerin sütnden kese yoğurdu vardı. Bitti. Ahh o yağlı tadı tava yoğurdu diye satılanlarda bile bulmak namümkün. Keşke fırsat olsa da kuzucuk hergün o sütten içebilse. Hala pastörize sütün kapağını her açışımda vicdanımla hesaplaşmadan edemiyorum.
Neyse; erzak&ruh hali olarak biz koşa hazırız.Eyy Kışşş! Gelince 3-5 kar tanesi yağdır da şu benim velet kartopu diye sayıklıyor. Gönlü olsun bari.

  • Share on Tumblr