Gebelikte 29. hafta

29. Hafta haberleri başlıyor! Hala tatil devam ediyordu 29. haftada ve manzarada buydu;) Sıcacık havaya bu şekilde katlanabildik. Bu arada Kardeş de kendi vücut ısısını ayarlayabiliyormuş artık. Duyuları tamamen gelişmiş durumdaymış ve ışık, ses, tat ile kokuyu algılayabiliyormuş. Parlak ışığa doğru başını çeviriyormuş. Bunu anlattığımdan beri Alpi devamlı karnıma doğru el fenerini tutarak kardeşiyle konuşuyor. Çok sevimli bir ikili olacak bunlar; ben size söyleyeyim. Bu hafta bağışıklık sistemi gelişmeye başlarmış ve doğumdan sonra da anne sütüyle devam edermiş. Yavrunun halen bir ismi yok. Evdeki en hararetli tartışmalar, bu konuda gerçekleşiyor:)
Kaynağımda yazılanın aksine; göğüslerimde rahatsızlık veya gerginlik hissi pek yok. Sırt ve bel ağrıları; yorgunluk sonrası kendini göstermeye başladı. Uzun yürüyüş ve plaj çantasının ağırlığı yüzünden 2 kez bayılacak gibi hissettim kendimi. RifBaba İzmir’ de, benden başka taşıyacak kimse yok, dolmuş da devamlı dolu geçince; yürümeye mecbur kalmıştım. Zordu. RıfBaba’ nın tekrar yanımıza dönüşü; coşku ve özlem ile karşılandı;) Bu hafta itibariyle şişlikler artabilirmiş; oldu da. Artık parmaklarımdaki şişlik artıp inmiyor. Belli bir şişlikte sabitlendi sanki. Yüzüklerinizi çıkartmak durumunda kalabilirsiniz der kaynak. Ben kaç ay önce çıkarttığıı hatırlamıyorum bile:) Kim bilir bir daha ne zaman takabileceğim. Ayaklarımda da aynı durum söz konusu olmalı; çünkü her zamanki babetlerimi giyince sıkıyor. Terlikler tek favorim oldular. Ayak parmaklarımsa, yorgunla beraber rahatsız edici bir şişliğe gelebiliyorlar. Yorucu egzersizlerin her türlüsünden kaçınmak gerekliyken; yüzmeye doğuma kadar devam edebilirmişim. Mümkün olduğunca hafta sonları Çeşme ya da Urla’ ya kaçtık zaten. Fırsat çıktıkçada devam ederiz. Normal yüzme bir nebze de;sırtüstü yüzmek artık namümkün. Karnım, piramit gibi bir şekle bürünüyor. Aynı şekil; yattığım yerden doğrulurken de oluşuyor ve çokkötü hissettiriyor bana. O yüzden yan dönüp, yuvarlanarak kalkmaya çabalıyorum. Yüzme boyunca en eğlenceli bulduğum şey ise; aylardır sarılmak, kucağıma zıplamak için bekleyen Alpi ile kucaklaşabilmek. Hatta abartıp; suyun kaldırma kuvvetinden de yararlanarak, zıplattım, fırlattım. Çok keyifliydi:)

Kaynak: WebAnne

  • Share on Tumblr

Gebelikte 28. hafta

Lacivert dalgalardan merhaba:) 3. trimestere girmiş bulunmaktayız! 28. haftada göbek fotoğrafı yok. Bol bol bunu yaptım. Bu kitabı sizlere şiddetle öneririm. Aldığım notların bir kısmını paylaşacağım ileride.


Uyuyor, uyanıyor, gözlerini açıp kapıyor, organ ve doku gelişimi hızla devam ediyor. Haftanın heyecan verici gelişmelerinden birisi de; Kardeş sesimi tanıyormuş! Alpi ve benim cephemde bu haber seviçle karşılanırken; RifBaba pek de takmadı:P -Doğunca ne de olsa tek kahramanı ben olacağım diyor herhalde:p-
Kaynak der ki; 3. trimesterle birlikte, kalsium ihtiyacı artarmış. Bebek kalsiyumsuz kalmaz; zira o, annenin vücudundakileri vakum gibi çekiyor. Gebelik bittiktn sonra ahh saçlarım, vahh dişlerim vb şikayetlerde bulunmak istemiyorsak; bu dönemde kalsiyum alımına dikkat edeceğiz.
Bu haftada doğan bebeklerin yaşama oranları %90 imiş. Yine de solunum desteği gerekliymiş.
Boyu 26cm, kilosu ise 1,55  gr imiş. Ultrasonda cork cork sol elinin baş parmağını emiyordu. Çok tatli yahu:) Yanakları da tombik tombik:) Hala bir ismi yok.

Gelelim bana; gebeliğin en zor dönemi deniyor 3. trimester için. Yalancı kasılmalar, apış arasında ve bacaklarda ağrı, karnımın kopup da yere düşecekmiş gibi ağır gelmesi, ayakta uzun süre duramama, el ve ayak parmaklarında ara sıra şişmeler ile nadiren giren kramplar şikayetlerim oluyor. Bunlara bir de sabahın 5-6′ sı gibi uyanmaları eklemek şart. Kardeş kimi sabahlar o kadar sert hareketlerde bulunuyor ki; acil tuvalet ihtiyacı veya yatış pozisyonumu değiştirme ihtiyacıyla uyanıp, kendileri sakinleşene kadar uyuyamıyorum.
Kaynağıma göre; 7-10kg alınırmış. Ben hala bu sınırın altındayım. Rahim büyüklüğüm neredeyse kaburga sınırına yaklaşmış. Çarpıntımsı bir şeyler hissediyorum bazen. Yakında çarpıntım var yazarım herhalde.
Haftanın anne olayı; ilk süt olan kolostrumun gelme olasılığı. Böyle bir durumla karşılaşınca; çalsın davullar diyebiliyoruz fakat asla sağmaya kalkmıyoruz. Zira bu hareket, erken doğumu tetikleyebilir. Tansiyon yükselmesine dikkat deniyor fakat ben çoğunlukla tansiyon düşmesi yaşıyorum.

Kaynak: WebAnne

  • Share on Tumblr

istanbul

1 hafta kaldığımız İstanbul’ da; ilk günden ayak parmaklarımı çarparak acile gittik, 2 gün sonra  çocuk müzikaline gittik, Cadde’ de kızlarla buluştum, yatılı ziyarette bulunduk, Kavacık’ ı keşfe çıktık ve hızımızı alamayarak Kanlıca yoluna girdik-geri dönüş çok yorucuydu-, Kavacık’ ta kızlarla buluştuk, Retto’ da kızlarla buluştuk, İstiklal’ de kızlarla buluştuk, kardeşim ve eşinin sevimli evinde saltanat sürdük, kedileri mıncırdık, kaldığımız odaya sızan örümcekten tırstık, enfes yemeklerle 8 günde 5kg aldım, kartopu savaşı yaptık, korsan taksileri duydum, İstanbul’ da …’ ya ne kadar zamanda gidilir? in cevabının trafiğe bağlı olduğunu öğrendik, 500T canmış, İstanbul’ un havasına güvenilmezmiş ve yaz tatilinde illa ki bir daha gidilmeliymiş:)

 İlklerle doluydu tatilimiz. İlk kez otobüs yolculuğu yaptı. İlk kez 8 saatin neredeyse tümünü televizyon izleyerek geçirdi-otobüste-. İlk kez İstanbul’ u keşfe çıktı. İlk kez aynı evde bulunduğu kedilerle yaşamayı tecrübe etti-Bodrum’ dakileri saymıyorum çünkü burada kontrol tamamen kendindeydi-. İlk kez lapa lapa karın yağışına şahit oldu. İlk kez bu kadar uzun süre kartopu oynadı. İlk kez uzun süre göremediği teyzesine kavuştu. İlk kez teyzesinin eşiyle vakit geçirdi.İlk kez babasından bu kadar ayrı kalmaya dayanabildi.

 
 Otogarda babasıyla vedalaşırken

 Yol boyunca kucağından bırakmadığı Bebe’ si ile otobüste çizgi film izlerken
Feribotta, dönüş yolunda Alpi martıları krakerle beslerken
Kardeş & eşinin yuvası:)
 Kaldığımız odadan orman
Herkül & Zeyna
 Kucak için her fırsatı değerlendirdiler
 Herkül & Zeyna için artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak! Kara gözlü kuzum, 3 günde pes ettirdi kedileri ve en sonunda teslim oldular.

 Alpi le evdeki günlerimiz

 

 Kavacık’ da soğuk ama güneşli bir günümüz

 

 

 Kavacık’ dan Beykoz manzaraları

 Arkadaşlar
 Son gün kar yağdı

 Kartopu savaşı

 Kar meleği

 

 Kartopu savaşı sonrası Ayşegül’ ün sığındığımız evi. Küçüklere sıcak çikolata, büyüklere sıcak şarap.

 
 

 Antenli LCD 😉

 Mutlu anılarla büyüyen Alpi.
*Bize saltanat sürdüren ev sahiplerimiz, kahrımızı çeken minnoşlar, soğuk, yağmur ve trafik demeden yalnız bırakmayan arkadaşlarım,  fotoğraflarını çekmeyi unuttuğumuz ama Alpi’ nin hafızasına kazıdığına inandığım akrabalarım, kardeşimin bir türlü bulamadığım ucuzlukçusu, 2 dk da bir “Geldik mi?” diye bunalttığım 500T’ nin şoförleri, Kavacık’ tan Levend’ e kadar birlik olup metro durağını sağlama aldıran otobüstekiler, sadece bir kez sıkışan İstanbul trafiği, iki haftasonu üstüste yağış sebebiyle gezemediğimiz Eminönü & Tahtakale, yaşadıkları yere hayran bıraktıran Kavacık ahalisi Haziran’ da görüşmek üzere :) 
P.s İstanbul, seni ne diye yeneceğim ki? Sen kazan ol ben kepçe, kardeş kardeş geçinelim.
  • Share on Tumblr

Yanartaş, Adrasan ve kıyısından Kaş

Olympos’ a şöyle bir acıklı bakış atıp; Adrasan’ a doğru yollandık. Alpi’ nin olmazsa olmaz taşları elbette ellerimizde. Geçenlerde bir güzel boyadık onları:)
Yolda frenk inciri (linke tikladiginizda; sol alttaki kaktüsün meyveleri) yedik. Alpi sevdi. Yeni lezzetlere bazen çok da açık olmayabiliyor. Gerçi önceden de tatmıştı. Geçen sene hiç denk gelmediğimiz için almadık ve unutmuş.


Geçen postta yazmayı unutmuşum; akşam yemeğinden sonra Yanartaş’ a gittik. 250-300m tırmanılıyor. Müze kartlarımız yine kullanıldı. Sağda, yol boyunca bulunan ağaçlar dilek ağacına benzemişti. Her dala binlerce parça naylon bağlanmıştı. Karanlıkta bir sürüinsan karınca sürüsü gibi yukarı aşağı yürüyordu. Alpi gık demeden tepeye kadar tırmandı. Aydınlatma yoktu ve yıldızlar o kadar yakın, parlak ve güzel gözüküyordu ki.. Telefonlarımızın ışığında önümüzü görmeye çalıştık. Tırmananlar iniştekilere “Ne kadar kaldı?” diye soruyor; iniştekilerden kime denk geldiyse mütemadiyen “Az kaldı az” diye gülerek yanıtlıyordu :) Böyle böyle çıktık. inişe geçtiğimizde de biz aynı şeyi söyledik hehe Herkes gibi uzun bir süre nefes alış verişlerimizin düzene girmesini bekledik. Sonra da zirvedeki her Türk gibi gözümüze kestirdiğimiz ateşi üfleyerek söndürmeye çalıştık. Alpi kuş pek eğlendi. Çılgınlar gibi hopladı, zıpladı, üfledi, olmadı destek kolları çağırıp beraber üflediler. En sonunda da su döküldü ve tekrar yakıldı. İnerken dumur dialog:
Kadın: “Ayyy bir de girişte para saydık avuçlarına. Yollara bak! Taş dolu; hatta kaya! Bari yolları düzeltselermiş!!!”

Yeniden yollardayız. Bu ağaç evler, gördüklerimin en güzelleriydi.

Uyurken gülümsemesini aynadan yakaladım.

Bu böceklerden  alttaki arıydı sanırım. Üstteki hakkında bir fikrim yok. Önce çiftleşiyorlar zannettik. Sonra ikisinin farklı cinsler olduğunu farkettik. Ayrıca çiftleşmiyorlarmış; üstteki böcek alttakini sokmuş ya da hotumuyla bir şeyler çekiyor. Karışık anlattım değil mi? Neyse biz de biraz sağından solundan inceleyip; doğanın işine karışmayalım dedik.

 Adrasan’ da kaldığımız oteli yine Çıralı’daki yöntemle bulduk. Tek küçük fark; bu kez yol boyunca gördüğümüz tabelaları aramak yerine, internetten bulduk numaraları. En azından aradığımız otel hakkında bir fikrimiz oldu.

Club Sun Village. Hayatımda kaldığım en garip otel ama en etkileyici oda idi. Şimdilerde hayallerim var. Atatürk.M.ahallesi’ nde küçük bir arsa ve üzerinde bu evin mutfak ve çocuk odaı eklenmiş halini yaptırdığımızı düşünüyorum. Eni topu 90 metrekare olsa yeter. Küçük bir de bahçe; tamamdır :) Ağaç ev olmayacak tabii ki. Gece boyunca hatır hutur kaşındık; sabaha da vücudumuzdaki böcek ısırıklarını saydık:P Tatil arkadaşlarımızda aynı durumdan muzdaripti. aklımızdan rahatsız edici bir şekilde tahtakuruları geçti ama kaşıntılar öğleden sonra kayboldu. Alpi’ de herhangi bir durum gözlemlemedik.

Akşam yemeği için sahile indik. Çok sevimli bir yermiş Adrasan. Fazla gezme şansımız olmasa da gördüklerimizi sevdik. Alpi ilk kez Haydari yedi. Ekmeği bana bana, yalana yalana. Yemekten sonra arkadaşlarımızın çocuklarıyla sahilde oynadılar. Alpi ilk kez bizsiz sahilde turladı, gece denizde oynadı. Ve tabii ki yine taş topladı. Sandaletlerinden birisi ayağında olmadan masaya geldi ve sorunca fark etti! Böhüüü ler eşliğinde bulduk ve giydi. Büyüklerin yemek keyfi uzuyunca; çocuklar sıkıldı. Alpi ile hediyelik eşyacıları gezdik. Minik Caretta Caretta anahtarlıklardan ve ışıklı sopalardan aldık. Mutlu oldu. 1 hafta gece gündüz onlarla oynadı.

Havuzbaşında börtü böceği macro denemelerime alet etmeye devam ettim. Bu kız böceği de ; üstteki ikili gibi 1-2cmlik bir şey.
Alttaki dört fotoğraf; otelin kendi sitesindendir. Ev ayrıntıları için ekledim.

En sağdaki,bizim kaldığımız.

Ayak parmaklarının ilk ikisi çocuk havuzu, son üçü jakuzi.

Yemekten sonra otele döndüğümüzde karşılaştığımız manzara buydu. Ayrıca bahçede barkovizyonda film gösterimi vardı. Gece yarısından sonra film bitti ve manzara da bitti, internet bağlantısı da gitti! Tepelik ve ıssız bir bölgede otel. Zifiri karanlık olunca da oldukça ürkütücü ve can sıkıcı oluyor ortam. 3G’ den tavsiye sitelerine baktık ve nahoş yorumlar okuduk. Üzerinde fazla durmadan; film izledik., mum ışığı eşliğinde balkonda sohbet ettik.

Bu da başka bir oda imiş. Kalabalık aileler için daha farklı planlılar vardı. İçleri de böyleymiş. Benim gönlümdeki hala bizim kaldığımız :))
Benim fotoğraflarla devam ediyoruz.

Ağzımızın suyu aka aka Kaş’ tan geçtik.Bitiminde bu mola yerinde durduk. Yoldaş aile lideri “Mavi yengeç yiyelim” dedi. Yedik. Bir şeye benzetemedim. Rengi de o kadar mavi değildi:P Onlar bizi yedi zaar.
Alpi son “Telefonla oynayacağım” çırpınışlarını burada yaptı. Ne adam gibi yedi ne de yedirdi. O krizi atlattık.

 Canım tatil günleri bitti. Deniz, kumsal ve hatta ılık sonbahar günleri ve geceleri dahi bitti. Şu sıralar evimizden manzaramız bu.
Bitti.
  • Share on Tumblr

Antalya, Çıralı ve Olympos – tatil devam ediyor

3 gün köy bize yetti de arttı bile. Rotayı Antalya’ ya çevirdik. Akşam yemeği saatlerinde merkeze vardık ve evinde bizi bağrına basacak arkadaşlarımızla buluştuk. Ama yoo! Hemen eve giremedik! Alpi efendisinin biriktirdiği bayram harçlıklarıyla almayı planladığı bir şey vardı.


“Madem bayram, madem tatil; ben de istediğim gibi dinlenip, kendmi mutlu edeceğim. Yoksa bu hiç adl değil!” dedi ve avm’  lerden birinde aldık soluğu. ganimetler hala kucakta yalnız:) Adını sanını duymadığımız bir kaç astronomik fiyatlı oyuncaktan sonra- Şekil şemal de yoktu üstelik. Ne cins oyuncaklar üretiyorlar ve Alpi bunların hepsini nereden öğrenebiliyor? Tonka arabaları için garaj almakta karar kılındı. Eve döndük, yemekler yendi. Alpi yeni oyuncağıyla oynamaya daldı, biz de çay eşliğinde derin bir sohbete.

3 gün, 2 gece Antalya bize yetti. Daha ilk gece avm için arabadan indiğim anda nefes almakta zorlandım! Ne biçim nemi var yahu bu şehrin. Yıllar önce yağtığımız gibi Kale İçi’ nde turladık -bu kez Alpi de bizimleydi- bol kedi sevdik, evin kızıyla bir olan Alpi; yavru sokak kedisini beraberimizde götürmedikleri için surat astılar, teyze oğluyla buluştuk. Antalya merkez bana göre değil arkadaş, illa ki Bodrum!

Antalya’ dan çıkıp; asıl tatil arkadaşlarımızla buluşmak üzere Kemer’ e doğru gittik. O andan itibaren iphone krizimiz başlamış oldu! Tatil sona erip, eve adım atana dek de Alpi bizi zorlamaya devam etti. Her 5-10 dakikada bir “Sıkıldım! Puff! Telefon olsaydı mutsuz olmazdım. Baba, telefonu versene. Anne, izin verir misin? Büyüyünce ben de telefon alacağım ve size yasaklayacağım; görürsünüz siz!” Tatilimizin zor geçen kısımları bunlardı. Arabayla seyir halindeyken ve molalarda zaman zaman hayatımızdan bezdik. Yetmedi; yanımızdakileri de bezdirdik. Onlar bilmiyor ama; “Çocuklu hayat, paylaştıkça güzelleşiyor. Nihahahahooho 😉
İlk durağımız “Ulupınar Şelale Restoran” Yeryüzünde bir cennet… yazıyor bröşüründe. Öyleydi. Nasıl serin, dinlendirici ve leziz yemeklerin olduğu bir mekandı orası öyle.

Şu an hava 8 derece ve şort – tişört – sandalet görmek, hele ki oranın serinliğini de hatırlamak; insanı ürpertiyor. O sıcaklarda gerçekten cennetten bir köşeydi. Alabalıklara ve ördeklere kayıtsız kalamazdık.

Yarın bu sıpanın boyunu ölçelim. Ne kadar da büyüdü..

Gezimiz boyunca bizi hayallerden hayallere koşturacak ağaç evlerden ilkiyle karşılaşmış bulunuyoruz.

 

Karnımızı doyurduk, dinlendik ve yine plansız programsız yollara düştük. Çıralı’ ya geldik. Çarşısında bir aşağı bir yukarı ilerledik ve gördüğümüz ilk oteli aradık. Tek akıllı biziz ya; arefe günü şıp diye yer bulacağız ya; hem de iki aile, toplam yedi kişi! Bulamadık tabii ki. Tek tek her otel, pansiyon tabelasının önünde durduk ve aradık.
Çıralı, genel olarak sevimli, sıcacık bir belde. Dikkatimizi ilk çeken şey; herkesin bisikletle gezdiğiydi. Toprak yol, süslü püslü moda takipçileri yok. Bandanasını, şortunu ve parmak arası terliklerini geçiren; binmiş bir bisiklete ve sürüyor. Evet, doğru yerdeyiz. Bir de yer bulabilsek. Bizim gittiğimiz dönemde Caretta Caretta’ lar, sabahın erken satlerinde hala kumsaldan denize ulaşıyormuş.

Önce meyve ağaçlarının altında Fethiye’ li bir ailenin işlettiği bir pansiyona girdik. O sırada uyuyan Alpi’ yi bahçedeki hamağa yatırdık ve çayımızı içmeye başladık. Bu tatilde o kadar çay içtim ki! Hayatım boyunca bitirdiğim bardakların 2 katını falan geçtim ve daha da iflah olmam. Artık ben düzenli bir çay içicisiiyim :) Bahçe, aile ve odalar çok sevimliydi. Buradaki problem; iki aileye bir klimalı oda ve bir depo düşüyor olmasıydı. O kadar talep olmuş ki; yedek yatakları sakladıkları depoyu da odaya çevirmişlerdi. Ne bizim ne de diğer ailenin bu sıcakta klimasız bir odada yatmasına gönlüm razı olmadı ve bulduğumuz ikinci pansiyona gittik. İlki ne kadar iç açıcıydıysa; bu da o kadar iticiydi. Bahçe bakımsız; çiçekler solmuş, her yerde yabani otlar, yarı dolu havuz sanki son yağmurdan yadigar ve kim bilir en son ne zaman temizlenmiş. Odalara bakmaya çıkmadım bile ve burada da kalmamakta kararlıydım. Diğer ailenin lideri tarafından tatilin arızası seçildim 😛 Yüzüme söylemedi fakat gözler kalbin aynasıdır :)) Bana ne arkadaş; 4 yıldır tatil yüzü görmemişim. Gecesi 120 TL’ ye burada kalmam da kaldırtmam da! Kalamadık hehe.
Çıralı’ nın girişinde gözüme bir pansiyon kestirmiştim: “Caretta Caretta Pansiyon“. Her şeyi göze alarak, Çıralı’ nın en sonundan tekrar en başına geldik ve BİNGO!
“Boş odamız var”.
Hem de hepimize yetecek kadar. Klima, kesintisiz internet, bla bla bla.., otopark ve sabah kahvaltısı. Tamam işte! “Yalnız bu şubemizde değil de diğer şubemizde.”
-“Olur olur. O nerede?”
“Çıralı’ nın öbür ucunda” Hey Allah’ ım sana geliyorum! ya da zaten yanımdakiler beni Sana gönderecekler! 
“Şimdi buradan çıkıyorsunuz, .. camiinden sola döneceksiniz, 400m gidip sağa döneceksiniz, 200m ileride pansiyonumuz. Zaten orada sadece pansiyonumuz var. Haa, bir de yol biraz bozuk.”
-“Piki. Milleeeet, çok yakınmış, bizi takip edin” 😛

Çok ama çok güzel bir yerdi. Hepimiz memnun kaldık. Bitişik ağaç kulubelerde kaldık. Sıcacık, tertemiz, sanki yazlığınızın bahçesindesiniz. Hamakta sallandık, kapı önünde sohbet ettik. Sabah 06:00′ daki yogaya katılamadık 😛 Geniş odalar, 0-6 yaş ücretsiz. Burada bir parantez açayım; bütün Çıralı bir olmuş, çocuklu ailelerin çırasını yakmaya and içmiş gibiydi. “Tam pansiyon .. kadar, yarım pansiyon… kadar ve çocuklar için %50 ödeyeceksiniz.” Caretta Caretta, öyle bir yer değil; kesinlikle tavsiye ederim. Oralara yolum ne zaman düşerse artık başka bir mekan aramam. Özellikle de o; Çıralı’ nın sonundaki şube tercihim olacaktır.

Aile boyu bisikletlerden ücretsiz yararlanılıyor. Bahçede size çeşitli kümes hayvanları eşlik ediyor. Yemek bölümünde sevimli bir kütüphane oluşturulmuş. Okuyup, yerine koyuyorsunuz. Kahvaltı da oldukça zengindi.

Bizim odamız. En yakın zamanda tekrar kalabilmek dileğimdir.

Yıllardır Olympos’ a karşı sebebini bilmediğim, manasız bir önyargım vardı. Zaten Bodrum hariç tüm tatil beldeleri; Milas’ tan öte tüm ören yerleri tü kakaydı benim için de; buraya karşı ayrı bir gıcıklığım vardı. Bir kez olsun gidip görmüşlüğüm, ve hatta yakınından geçmişliğim bile yoktu. Adı üstünde manasız işte! Yol arkadalarımızın lideri Olympos deyince benim aklımda Çıralı’ da bir gece daha geçirmek vardı ; pek de memnun olmadım. RifBaba’ yı bir yokladım; ncık gidilecek. İyi peki dedim ve geldik. Kaybettiğim yıllara nasıl pişman oldum nasıl. Güle oynaya aldattım Bodrum’ u. Dağcılar, yol boyunca sağlı sollu ağaç pansiyonlar, Çıralı’ daki “rahat insanlar” ın bir üst “level” ları buradaymış meğerse. Aklıma güzel sanatlar fakültesindeki günlerim geldi. Aynı modeller, 30-40 yaşına gelmiş ve burayı mesken tutmuşlar gibiydi. “Çarpışma” nın tüm bölümleri gözlerimin önüne geldi. RifBaba’ yla şu köşeden İpek & Burak çıkacak sandık bir ara:) Müze kartlarımız da işe yaradı.

Hem gidişte hem de dönüşte ördeklerle yüzdü bizim ördek de.

Çıralı’ dan Olympos sahile yürüyerek ve bir farklı yoldan daha araçla gidilebiliyordu. Biz bu rotayı terch etmiştik. Caretta Caretta’ lar buraya da yumurta bırakıyormuşlar. Zaten bundan sonra onların yumurtlamak için tercih ettikleri sahilleri takibe alacağım. Keretalar, süper üper yerleri seçiyorlar.

Olympos sahilden Tahtalı Teleferik. Sevgili makinamızla RifBaba tarafından çekilmiş. Olympos çıkışında verdiğimiz çay molasında tesadüfen öğrendik teleferiği. Ayrıntılı bilgi için bir TIK. İçimiz gitse de; 2365m yükseklikteki teleferiğe, aramızdan gönüllü çıkartamadık. Hiç de tırsmadık; biz, çoluklu çocuklu insanlarız bir kere! Böyle büyük sorumluluklarımız varken, maceraya atılmak akıllıca değil. MIH!

Mavi can yelekli olan Alpi. Arkası dönük olan pembe simitli kızcağız neler yapmadı ki Alpi ile arkadaş olmak için. Amanın bizimkinde bir afra, bir tafra. Burada da kendisini hedef almış arkadaş adayından kaçarken görüntülendi. Hem yandan yandan sırıtıyor, hem de rahat bırakın triplerinde. İstemez; yan cebe 😛
Gönülsüz olarak Olympos’ a gelen ben; gece burada konaklayamayacağımızı öğrenince, gönülsüz olarak arabaya bindim. 1 gecemiz kalmıştı geriye ve dönüşsıkıntılı olmasın diye İzmir’ den daha da uzaklaşmamaız gerekiyordu. Halbuki daha Kaş ve Kalkan vardı aklımızda. En yakın nereye gidip kalabiliriz derken; Beril’ in annesi‘ nin tavsiyesiyle Adrasan’ da karar kıldık.

2. bölümün sonu

  • Share on Tumblr

Ağustos ve köyde tatil

Taa Ramazan bayramından kalma fotoğraflar beni bekliyordu. Bir önceki postta yazdığım gibi gayet bencilce fotoğraflar yükledim. 


Burası köy meydanına yakın sokaklardan biri. Çocuklar sokağın bir ucundan diğer ucuna kadar sağlı sollu sıralanıyorlar. Önlerinde genellikle kutuları veya torbaları oluyor. Bayramda çocukları sevindirmek isteyen büyükler; sıradan dağıtıma başlıyorlar. Bu olaya “dilimlik” deniyor. Pişi, lokma, yufka, şeker, çikolata, bisküvi ve gofret çocuklara paylaştırılıyor. RifBaba, bu manzarayı görünce çok duygulanmıştı. Kendi çocukluğunda köy meydanında yaparlarmış ve bayramdan önceki 2 gün, sabahtan akşama dek sürermiş. Köyün genç nüfusu artık azaldığı için; günümüzde süre bu kadar uzun olmuyor.

Bu şebek de dilimlikçi Alpi:) Olayın mantığını çözene kadar; yani sıra kendisine gelene kadar sıkılarak etrafına bakındı durdu. Arka sıradaki köyün oğlanlarından bazıları, yavru kuş ile “maytap geçti”. Yedikleri şeker jelatinlerine taş sararak, bizim çömezin kutusuna attılar. Model itibariyle epey dikkat çekiyordu zaten. Yıllar önce köye ilk gittiğimizde; şortlarımız ve sarı saçlarımla köyde devrim yaratmıştık. Beni Alman zannettikleri için; hala RifBaba’ nın “Alman Gelin”i ne ettiği vb detayları soran çıkıyor:))) Şebek ilk iki seferden sonra akıllandı ve çocukları geri püskürtmeyi öğrendi.

İşte dilimlik ganimetleri. Geçtiğimiz ramazan bayramında babaannesiyle telefonda konuşurken; “Çocuklar ganimet topladılar mı?” diye sordu. Ona ayırmayı unutmamalarını hatırlattı Kibar Feyzo:)

Ganimetler, tatil boyunca bizimle gezdiler ve İzmir’ e bile kaldı. Hatta hala buzdolabında bir kaç çikolata duruyor. Uyurken bile ganimet kutusunu başucunda muhafaza ettiği tahmin edilebilir sanırım.

Kış hazırlığı. Buğday toplanıyor, kaynatılıyor ve kurutuluyor.

Köyde mahsul, buralara göre daha geç oluyor. Yayla havası.

Dağ kekiği. Dalında misler gibi kokuyordu.

Organikse; buyurun organik.

Odunlar kesilmiş, taşınmış, dizilmiş.

Dırınınımmm! Geldik 14 senedir beklediğim bölüme! 14 sene önce, RifBaba beni ailesiyle tanıştırmak için köye ilk götürdüğü günlerde; kardeşleriyle beraber buraya gelmiştik. Çok severim böğürtleni. Hiç abartmıyorum; baş parmağın ilk boğumu iriliğinde böğürtlenler yemiştim. O kadar coşmuştum ki; altı kişi -ben de toplamaya devam etmiştim- bana böğürtlen toplamıştı.Tişörtümün içine biriktirmiştim topladıklarımı ve her verileni yiyiyordum. Karnıma ağrılar girmişti ve kıvranıp ağlamıştım. Bilin bakalım ne yaptım? Yemeye devam etmiştim! Biliyordum ki; böylesini kolay kolay bir daha bulamam. Bulamadım da! Bodrum’ un doğası tam katledilmeden önceki yıllarda, patikalarda fink atardım böğürtlen de böğürtlen diye. Köpek mi saldırmadı, yılanların üzerinden mi zıplamadım, kafa göz mü yarmadım, akrepler, zehirli örümcekler… Hiçbiri beni yıldıramazdı. Çok tenha olduğu için patikalar, ailem tarafından yasaklanmıştı üstüne üstlük:)

RifBaba’ nın bu sürpriziyle resmen sevivçten delirdim. Üstelik kuzumla beraber yiyecektik bu kez. Tabii ben öyle sanıyormuşum…

O kadar iri ve lezzetli olmasalar da; Alpi epey memnun kaldı sonuçtan. Topladığımız tüm böğürtlenleri lüplettikten sonra işte bana kalanlar. Sonuç; iyi ki zamanında ağlaya zırlaya ne varsa yemişim dedirtti. Ben mi kökünü kuruttum acaba o zaman? 😛

Sarı erikler. Hemen denedik; yiyemeyeceğim kadar tatlıydılar. Hurmayı ekstra şekerle desteklemişler veya bala toz şeker eklemiş gibi tatlıydı. Hiçbirimiz ikinciye uzanmadık bile.

Nadir kalan patikalardan. Biraz aradım google’ da ve Bodrum’ daki patikaları gözünüzde canlandırmanız için şunları buldum:

Sol üst fotoğrafın daha karanlığını hayal edin. Yani çalılar, neredeyse tüm gökyüzü gözükmeyecek şekilde birleşmiş. Muazzam bir ışık hüzmesi; aynı zamanda da ürpertici…

Zemin de sol alt fotoğraftakine benzer. Daha yuvarlak hatlı, iri taşlar. Zamanla aşınmışlar. Basacağın yeri doğru seçmedin mi; el mahkum, iki seksen yerdesin.

Çok ilginç örümcek ağları olurdu. Şimdinin zaman tüneli tasvirindeki gibi. Geniş bir delik; huni gibi, gitgide daralarak çalıların derinliklerinde son bulurdu.

Sıklıkla; kendinizi pek de evcil sayılmayacak köpeklerden korumak için, yerde bulduğunuz dal parçasını elinize aldığınızda dehşet içerisinde onun aslında bir engerek olduğunu fark ederdiniz.

Hala kanın deli aktığı; martta iskeleden kıyafetlerle denize atlayıp sezonu ilk kimin açacağına bahse tutuştuğumuz, deniz analarının sokmasından korkmak bir yana; işaret parmağımızı hayvanın içine sokarak döndürüp, kızdırıp, en yakındaki arkadaşın üstüne salıp sokturduğumuz, gece yarısını geçince evden gizlice çıkarak plajda ateş yakıp hayalet hikayeleri anlattığımız, Turgutreis abidesinin arka tarafında tek ayakla Yunan adalarına karşı başın dönmeden dalgaların akıntısına doğru bakma zorunluluğu koyduğumuz yıllardı.

Dayanamadım, abidenin bahsettiğim zamanlardaki fotoğrafını da ekledim. Burası yüksek bir tepeydi. Fotoğrafta denizle bir gibi gözüküyor fakat 8-10 metre vardı sanırım. Tam arka tarafta; tırmanarak çıkılabilecek, hala neden yapıldığını bilemediğim, yaklaşık 80×80 bir çıkıntı vardı. Onun ucunda da tam uçuruma doğru; ancak bir buçuk ayağın sığacağı bir çıkıntı daha. İşte bu ikinci çıkıntıda denge-cesaret oyunumuzu oynardık. Düşüp, ölenler olmuş denirdi ki; aşağısı kayalık. Olabilir. Abide, 2003 yılında işadamı Şevket Sabancı tarafından yaptırılan park düzenlemeleri sırasında yıkıldı.
Kendi yaptıklarımı hatılayınca; Alpi’ nin yapabileceklerinden tırstım, iyi mi! Gevezeliğim tutmuş; nereden nereye. Bodrum’ um gelmiş benim fena halde…
Fotoğraflar: panoromio.com & www.dzkk.tsk.t

Bu sandaletlerime gözüm gibi bakıyorum. İki yazdır ayağımdan çıkartmadım ve yıprandığında yurtdışından getirtmeyi düşüneceğim tek ayakkabı bu olur herhalde.

RifBaba’ nın elleri… Alpi kuşa söz vermiş; taş vurmak (!) için sapan yapacaktı köye gidince. Eee, Alpi de herhangi bir şey için söz aldı mı hayatta unutmaz. Kuzunun ilk kez sapanı olmuş oldu ve ne işe yaradığını da çözmüş durumda. Babası parmağını kesti. Eğer dikkatle bakacak olursanız; aynı elin işaret ve baş parmağı çevresi eski kesiklerle dolu. RifBaba çocukken tahta işlere doyamazmış. Hala da televizyonda -özellikle TRT’ de- eski el işçiliğiyle ilgili belgeselleri kaçırmaz. Silah, sapan, araba.. aklına ne gelirse yontar, keser, yaparmış. Bir hatıra da oğlandan kaldı..

1. bölümün sonu
  • Share on Tumblr

Yarim İstanbul


Geldim ve öptüm o gerdandan nihayet. Kaç yıldır bu İstanbul ziyaretini sayıkladığımı ben bile hatırlamıyordum. 3 gece 4 günü harika insanlarla geçirdik. Anca yazabiliyorum. Yeni yeni kendime geliyorum. Kafam rahatlıyor ve en sonunda Alpi Harikalar Diyarında’ ya zaman ayırabiliyorum.


RifBaba’ nın uçak fobisi -yıllarca pilot olma isteğiyle yanıp kavrulmuş bir adam için ne yaman çekilişki- sayesinde son anda arabayla yola çıktık. Kendisi eğlenceli bir yol arkadaşıdır. Daha önce de yazmıştım; 2,5 saatlik Bodrum yolunu orada burada mola vererek, sağa sola uğrayarak tam 9 saatte gidebilmiş insanlarız. Alpi de etrafa bakınmaktan şikayetçi olmaz, sohbete uyar, olmadı sohbeti açar, espriler falan;  onun da yol arkadaşlığı iyidir. Cuma akşam üzeri RifBaba bizi okuldan alacaktı, olmadı. Yine müşterilerden birisi son dakika sürprizi yapınca, biz yanına gittik. Akşam oluyordu işyerinden çıktığımızda. Klasik, Yörsan’ a kadar bekleyip, orada yedik yemeğimizi. Ondan önceki benzin istasyonlarından birinde, Alpi’ nin kendi boyunda bir peluş ayıyı görüp çarpılmasıyla macera başladı! Sonraki 4 gün mavi ayıcık aramakla geçti. İlk 2 sene hiçbir peluş oyuncağının yüzüne bakmayan cüce, sonradan koleksiyoner oldu çıktı.

Sonraki dört gün boyunca ev sahibimiz olacak Tuğçe’ yi sabahın köründe uyandırmamak için, geceyi Bursa’ da kardeşimin evinde geçirdik. Alpi, teyzesi evlendiğinden beri ilk kez yüz verdi kendisine. 6 aydır hiçbir telefonuna çıkmıyordu, adını bile anmıyordu. Sanki teyzesine o kadar düşkün olan kendisi değildi. Evlendiğini kendisiyle evlenmeyeceğini anca kabullendi sanırım. “Tatildeyim, istediğim saatte uyuyabilirim değil mi anne?” diye onay aldı & “Sabaha kadar uyumayacağım” dedi, uyumadı da! 03:00′ ü çoktan geçmişti sızdığında.
Sabah 10:30 feribotuyla Yenikapı’ ya geçtik. Yerlerimize otururken görevliye sorduk ve yaşasın, internet şansımız varmış. Neredeyse herkesle aynı anda cep telefonlara sarıldık ve yapılan anonsla kalakaldık: Lütfen cep telefonlarınızı kapatın! Karşımıza oturan bebekli bayan da “Geçen sene şöyle olmuştu, böyle olmuştu” deyince, el mahkum kapattık, kendisiyle sohbet ettik. Bir ara çocukları oyun alanına götürdük. Beklemediğim bir şeydi, hoşuma gitti. Odadaki anneler olumsuz eleştiriler yapıp durdular oda hakkında da; İzmir’den geliyoruz. Bebek bakım odası bile kaç yıllık geçmişe sahip burada:)) Azla yetinmeyi rahat İzmir’ imde öğrenmişiz meğerse.
RifBaba üşengeçliği bıraksa da telefonundaki fotoğrafları yayınlayabilseydim iyi olacaktı. Alpi’ nin çok tatlı anlarını yakalamıştık. Bir ara bir yerlere sıkıştırırım artık.

Havalimanında Tuğçe & Demir’ le kucaklaşıp, Nil & tayfasını beklemeye koyulduk. İstanbul iyi, hoş da
her zaman çekilmez bu kargaşa. Niller gelene kadar yağmur bile yağıp durdu:P Neyse, hep beraber eve geçtik. Sohbet, muhabbet, sarılmalar, gülücükler, dertleşmeler gırla gitti. Tuğçe, bize evini ve yüreğini açtın. HD bir 4 gün geçirttin. Bonusu da Toro oldu:) Olsa da yesek!

Akşam, çocuklara hızlı bir banyo yaptırdık ve uyudular. Sabaha kadar muhabbet ettik. Arkamdan iş çevirip, araya bir de sürpriz doğum günü pastası sıkıştırıverdiler:) Ertesi sabaha harika bir kahvaltıyla başladık. Taksim’ de bizi bir grup güzel insan bekliyordu. Gittik, kucaklaştık, konuşabildiğimz kadar konuştuk. Berk & Alpi iyice kudurup, masaların arasında koşturmaya başlayana kadar oturduk. Bence o gün oradakiler, mekana yakın zamanda uğramayınız. İyice unutsunlar bizi:) İstiklal, Beyoğlu ve Ortaköy’ de soluklandık. Trafiği göze alamadık ve sabitlendik. Yine güzel insanlar masamızı canlandırdı.

Nurturia’da her gün sohbet ettiğin o insanlara sarılmak, harika bir duygu.  2 gün boyunca Toro, Nil, Tuğçe ve ben bir arabada; RifBaba, Murat, Berk ve Alpi diğer arabada dolaştık. Dönüşte diğer araba kayboldu :) Kahraman Tuğçe, eliyle koymuş gibi hepsini eve getirdi. Alpi ve Berk bu arada öksürmeye başladı.

İlk gün kedi-köpek modunda olan Alpi & Berk, ertesi gün Toro’ nun da kendilerine katılmasıyla evi kaosa sürükledi. Nil esaslı bir nara ile hepsini olduğu yere mıhladı ve sonraki günleri daha sakin ve işbirlikçi bir şekilde geçirdiler.

Alpi ile evin bebesi arasında şöyle bir olay oldu: Alpi, bebeklere bir nedenden dolayı tahammül edemiyor. SALYA!!! Salyalar kuzunun kabusu. Salya bu; ağızda durduğu gibi durmuyor! Akıyor, uzuyor, yapışıyor, bulaşıyor. Sırf bu salya meselesinden bebeklerden uzak duruyor Alpi. Eve bebekli misafir gelecek dendiğinde ilk sorusu: “Her şeyi ağzına atan bebeklerden mi?” oluyor. Evetse cevap, bir kaç tane gözden çıkarttığı ayırdığı oyuncağı salona getiriyor ve “Bu gece odama giriş yasak!” diyor. Eğer ki; kendisi misafirse, kendi getirdiği oyuncaklarıyla oynar, yanımıza gelir, başka bir şeye de bulaşmaz. Neme lazım; bebek yalamıştır falan. İĞRENNNÇÇÇ!!!
Bu sefer de rakip sahalardaydı ama 4 gün uzun bir süre olduğu için, merakı üstün geldi. Yandan yandan yaklaştı D.’ nin oyuncaklarına. Bir süre sonra acı gerçek: D. onun varlığıyla yakinen ilgiliydi! Alpi halının üzerinde, sırtı duvara dayalı oyuncaklara dalmış, oynarken; D. sağ eliyle Alpi’ nin saçlarını bir güzel kavradı. Ev kurallarımızın 2. posteri, 11. resminde dediği gibi; “Küçük arkadaşlarımla, nazikçe oynarım.” kuralına sadık kaldı. D. Alpi’ nin sol göğsünü gülerel emer gibi yaptı. Alpi duvara yapıştı. Sonrada öpmeye çalıştı. “Annee!!! Yardım et!” Çok komiklerdi çok.

Cumartesi günü sirar, Nuran buluşması ile aile ziyaretlerimizi gerçekleştirdik. İstanbul’ u bilmeyen insan için tahmini saatlerle hareket etmek ne karar yanlışmış öğrendik. Denz otobüsünü kaçırınca, köprüyü geçmek zorunda kaldık. Iraz‘ı kaçırdık. Büyükanneanne, büyük teyzeler, büyük dayı, büyük enişte ve yeğenlerle harika bir kaç saat geçirdik. Çok detaylı oldu bu yazı farkındayım. Alpi büyünce okursa.. Belki hatırlar, gülümser.. Dönüşte köprü yerine 5 kez Bostancı’ yı turladık. Ters yollara girdik ve nihayetinde evin yolunu bulduk. Ertesi gün Polonezköy buluşması vardı. Sabahın erken saatlerinde yollara düştük. Her birimiz kendi rekorumuzu kırdık; trafiğe takılmadan 1 saatte İstanbul’ un taa öbür ucuna keyifle geçtik. Herkes çok nazikti, çok güleryüzlüydü. İyi ki gittik, iyi ki yüzyüze iki çift laf edebildik. Böyle geçti işte İstanbul günlerimiz.

*Biterken, Alpi akreplerle ilgili bir belgesel izliyor, RifBaba işte ve ben de yemeğe girişeyim artık.

  • Share on Tumblr

Bodrum Kale Tur II

Kale turumuzu yarım bırakmıştım. Yine buz gibi bir gece seçtim içinizi ısıtmak için. Sırada daha gecikmiş köy fotoğrafları var. Onlara bakmaya doyamıyorum!

Burçlarda eski bir top.

 Bu kuleden denizi seyretmeyi eskiden de çok severdim.

 Tarihi eserdi değil mi bunlar? Tarihe imzasını atmaya ne çok meraklı varmış!!

 “Vaowww! Anne, gerçek bir şövalye zırhı gördüm. Dokunabilir miyim? Ama bu biraz eskimiş gibi!!!”

Yedin bitirdin beni oğlum Mısır’ da Mısır diye! Yaa, Konak değil ki; atlayıp göstereyim piramitini, mumyasını. Kale içinde daha önce hiç dikkatimi çekmemişti burası. Mısır’ a ait/gönderilen/gelen çıkartılan batıklar.

“Hımmmmm… Anneaa! Bu Mısırlı’ nın tek gözü yok ki! Kihihihihih”

Tam da epey yorulmuş ve mızırdamaya başlamışken, geziyi bu  Mısır bölümü kurtardı.

 Götümedik zaten.

Artık bu muhteşem müzik yok yalnız. Devamlı Karya’ lı prensesin bölümüne girer çıkardım. Sırf tekrar tekrar dinleyebilmek için. Aynı durumu Brave heart’ ın soundtrack albümünde de yaşamıştım. Artık maalesef çalmıyorlar. Sadece Karyalı prensesin yüzünü oluşturma safhasını çekimlerini izletiyorlar. Halbuki o atmosferi nasıl da değiştiriyordu. Müzik yoksa ben de yokum arkadaş dedim! Tavır koydum! Zaten Müzekart, böyle özel bölümlerde geçersiz. Aklınızda bulunsun. (Bu çift camlarla ilgili çekememe durumum var benim! Alpi’ nin akvaryumunda da çuvallamıştım.)

Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Derneği’ nin standının sol yanında bir sütun bu. Önce onu delerek tabela/ duyuru ayağı olarak kullanan zihniyet; ardından da yere sigara izmariti atmak yerine, bulduğu ilk deliğe izmariti atan yurdum hayvanatından neyi, nasıl koruyacaksın?!?

Ahh ahhh! Resmen gurbetlik çekiyorum modundayım! Yine çok fena Bodrumum geldi benim. İlk fırsatta gideceğim ve bu sefer dönerken, vücumda Alpi’ ye ayrılmış,ömür boyu taşıyacağım bir iz olacak :)

*Biterken, Alpi uyuyor, RifBaba film izliyor, benim aklım bugün kızlarla Kordon’ da yaptığımız keyifli sohbette.

*Bir önceki yazıyı kaldırdım. Merak edenler, bildiğim halde yarıda kesilmez ki! diyenler var :)) Kızım Elif, buraya kadarmış! Deşifre oldun sonunda dememek için kaldırmak durumundaydım. Sonu şöyle: Arkadaşı 4-5 kez uyarmasına karşın vurmaya devam edince, benimki de karşılık vermiş. Öğretmeni de cezalandırmak isteyince, zaten hakkı savunulmadığı için deliye dönen yavru; sandalyesini kadının başına geçirivermiş! Gerekli vaaz kendisine aynı gece verilmiştir.yavrunun elleri dert görmesin, aldığı ceza çok aşağılayıcıydı. Benim ödül&cezaya karşı dikkat uyarılarıma kulak asılmadı. Olayı soğutmak için 1 hafta okula göndermedim. Üstüne ağır bir gribal enfeksiyon, dönüşte de sınıfı değiştirildi. Muhattab almıyorum kendisini hiç. Başlığı hatırlayalım; “Etme cahil ile sohbet kusturur, silme k.ıç.ı.nı cam ile kestirir!!!

  • Share on Tumblr

Başlık bulamadım, biraz ondan biraz bundan

Kıvama geliyoruz yavaş yavaş. Bodrum’ a gitmeden başladık ısınma turlarına. Bu, rakamlara belirlenen renklere boyama çalışmalarına bayılırdım çocukken. Alpi’ cik de nihayet başladı. Nihayet diyorum çünkü ben çok eğleniyorum hala.

Rakamlarla aramız hala limoni olduğundan, hata payı çokoluyor. Sayfa başına, her rakamin üzerine ilgili rengi konduruyorum ve gerisini O’ na bırakıyorum.

O gazla Bodrum’ a da götürdük faaliyet kitapçığımızı. Bu arada, hani şu dosya içerisinde katla, kes, yapıştır sayfacıkları olan o kitapları; eski kitapçılardan, el değmemiş olarak, rahatça temin edebilirsiniz. 10-15 günde bitiyorlar & her seferinde 20-45 arası ödemek yerine; 3-7,5 arası ödemek daha mantıklı geliyor bana.

katladı, açtı, sonunda minik bir ev yaptı:)

Böyle güzel bir ev korumasız bırakılmamalı.

Tatil boyunca bu morluklardan sağ dizimde, sağ kaval kemiğimde, ayak parmaklarimda, tarak kemiğimde birer adet taşıdım. Sol dizim ve kaval kemiğim Alpi’ ye çalıştı. Scooter’ ı indirdi durdu. Hep de aynı yere! Ahh, sonra da bir vicdan yaptı yavrum! Gözler animelerinki gibi yaşlardan parıldayıp sönüyor.

Bu arada scooter almak, resmen RifBaba ile yaptığımız en akıllıca şeylerdendi. Neredeyse bisiklet alacaktık. Scooterını bebek arabasının arkasına atıyorum, her yere taşıyabiliyorum. Yorulunca dilerse arabasında dinleniyor veya nadiren de uyuyor. Scooter yanımızda olunca yürümemekiçin hiç bir zaman mızırdanmıyor. Market alışverişinde bile yanımızda. Evden çıkarken, anahtarı alıp hoop çantaya atarsın ya; ikinci hareketim de boş elimle scooterı kapmak oluyor. Mucidine selamlar, sevgiler :)

Yanımıza bunları da almıştık. Sabitlendiğimiz anda imdada koştular. Wall-e ve arkadaşları canlandırmamız.

Sonunda teyze olamaya adım adım yaklaşıyor gibi miyim ne? Kardeş evleniyorr! Aileleri kaynaştırma projesi kapsamında bir akşam yemeğinde biraraya gelmiştik. Bir htimal, nostalji yapıp, benim gelinliğimi giyebilir. Zamanı geldikçe fotoğraflar olacak.

*Biterken; Alpi uyuyor, RifBaba ortalıkta gezinip; İstabul’ a benimle gelmezse başına neler gelebilirleri kuruyor, ben de güzel bir hafta sonu diliyorum.

*Kendi bloğumda, kendi yazdıkarımı bulamıyorum! Bir cesaret, bütün etiketlerimi elden geçiresim var!

*”Alpi Harikalar Diyarında” ya ulaşanlar sırasıyla Nurturia‘ yı, LinkWithin’ i, Google’ ı ve Anne ve Bebişi‘ ni kullanıyorlarmış. Esra, her ne yaptıysan öptüm seni 😛 Bu arada dağıttı beni bu yazın! O hayıtın fotoğrafını görmeseydi, bahsini okumasaydım iyiydi! Dedem, günlerdir aklımda, kesilen hayıtımızın kokusu yıllardır burnumdaydı. Yolla bana ondan, evde yetiştirebilir miyim acaba?

*“Her Damlası Altın: Anne Sütü / Fotoğraf Sergisi”
Emzirme haftası kapsamında Lansinoh sponsorluğundaki ‘Her damlası altın anne sütü’ sergimize bekliyoruz.
Tarih: 1-17 Ekim
Mekan: Cities Alışveriş Merkezi
Açılış Kokteyli: 1 Ekim 13:30

  Ben Ayça’ dan duydum & açılışa katılamayacağım ama İstanbul’ da olacağım döneme denk geliyor, mutlaka uğramak istiyorum.

*Aylin ATASAGUN‘ a bir kulak veriniz. Rahatsız olun, harekete geçin, bu etkileyici yazıyı paylaşın derim ben.

*Önce kardeş evlenseydi oda & ev tamamen bana kalacaktı. Uyanık ağırdan aldı, keyfini sürdü yıllarca:)))

*Sağda solda beyaz eşyada esaslı bir kampanya veya düğün paketi haberleri görürseniz, haber vermekten çekinmeyin.

*Sanırım düğün fotoğrafçıları ben olacağım, onlar da şu anda buradan öğrenmiş oldular:)))

  • Share on Tumblr

Su uyur Alpi uyumaz

Eklemlerim ağrıyor, vurup kafayı uyumak gerek. Gerek de benim zibidi 1 saat kadar uyuyup belerdi. Kapı, pencere güya çocuk güvenliği için üstten açılır modellerden. Alpi de bambaşka bir model olduğundan; sistemi çözmüş. Ben, açamaz diye diğer odada rahat rahat otururken; eve bir sürü arkadaşını da böyle çağırmıştı işbirlikçi cüce. Gel de uyu şimdi! Kapanan göz kapaklarıma karşı; bloguma sığındım:) Bodrum’ u getireyim mi ayaklarınıza?

Ay’ ı dikizleyen Alpi.

Barda scooterlı Alpi. Çok karanlık bir ortamdı, daha net olamıyorlar.

Diğer makina yanımda olmalıydı.

Bu an çok komikti. Sol baştaki genç, biz rahat edelim diye, Alpi’ yi oyalama misyonunu üstlendi. Kokteyller, muzlu sütler, yanar dönerli süsler..Bir ara “Şimdi sana halay çekmeyi öğreteceğim” dedi. Tek masa bizimki ve tek çalışan da kendisiydi. Başladı Şemmamme. Hoop 1 kişi eklendi, ikisi halay çekmeye başladılar. Derken 1 kişi daha eklendi, 3,4! 2 kişi de alkışlarla destek verdi. Alpi de oldu mu halay başı!!! Tam bir cümbüş. Yalnız çocuk işi biliyordu, ayak hareketleri çok estetikti.

Sabah mahmuru Alpi.

Deniz faslına geçelim. Yazıyorum ya hep, Alpi kendini sağlama almadan harekete geçmez. Kuralı bozmadı ve kolluklarıyla yüzme denemesine bu yaz kalkıştı. Bırakacağım sandığı için heyecan bastı ve başını dik tutmayı unuttu. Bol bol su yuttu & kustu. Sonrasında 2-3 su yutma tecrübesi daha yaşayıp, ağzını kapalı tutmayı & başını eğmemeyi öğrendi :) Tırsıp kaçar sandım ama hoşuna gitmiş olmalı ki çıkmadı denizden. Karaya ayak bastığında “Heyyoo!! Yüzüyorum!” diye zıp zıpzıpladı şaşkınım.

Plaj bazı günler Alpi için günü birlik arkadaşlı

Bazı günler dalgalı

Bazen güneşli

Akşam üzerleri yelkenli

Mümkünse çekirdeksiz

Karpuz kabuğundan gemili

Coşkulu

İki kişilik

Bozmalı

Çizmeli

Taşlı

Köpüklere karşı durmalı

Ayaklarımızın izleri

Çocuk gibi, olması gerektiği gibiydi.

*Biterken, Alpi & Rifbaba meyve partisi yapıyorlar, benimse gidip uyumam lazım. Müzik yok bu sefer, başım ağrıyacak gibi.

  • Share on Tumblr