Go Elf go!

 

image

Bloga 2 aydır yazmıyorum. İlk defa bilinçli olarak ara verdim. Onu bunu bahane olarak gösteremeyeceğim. Yazmadım çünkü beklemem gerekliydi. Bazen kelimeler aklımda tutamayacağım kadar ağırlaştı. O zamanlar için ‘Taslaklar’ oluşturdum. O kadar çok taslağım oldu ki; bu kez de onların ağırlığı altında ezilmeye başladım. Yine de yazmadım… Henüz değildi. Beklemem lazımdı…

Bu kadar ay neyi bekledim biliyor musunuz? Acele etmemeyi! Gazete, tweet, Facebook siyaseti, dergi, blog okumadım. Televizyonda haberleri izlemedim. Hiç radyo dinlemedim. Son 2 aydır; birkaç şikayet tweeti, 10-15 kadar da Instagram postu yolladım. Son maden kazasıyla birlikte, bazı olaylardan bu şekilde haberdar oldum. Haberim oldu da daha iyi mi oldu, bilemiyorum. Tek bildiğim bu ‘ara’ nın bana iyi geldiği.

40′ lı yaşlara yaklaşırken, insanın hayatında gerçekten bir şeyler oluyormuş. Bunu çok dinlemiş fakat dinlediğim diğer birçoğu gibi kulak asmamıştım. Oluyormuş be! Son yıllarda bir şeylere yetişemiyordum. Bloga asılsam, ev elimde kalıyordu. Çocuklara yoğunlaşsam, diğer her şey askıya alınıyordu. Sevdiğim uğraşlara göz kırpsam, kitap okumamaya başlıyordum. Kendi dağınıklığım içerisinde kurduğum düzen darmadağın oluverdi.

Bir sabah aklımda bir düşünceyle uyandım: ‘Yetişemediğin her şeyi ertele Elf!’ Ben de öyle yaptım. Hiç acelem kalmadı. Artık bir işim, rutinlerim, 1-2 saat sonrasına dair heyecanlarım, kızgınlıklarım, kırgınlıklarım, hiçbir şeyim yok. Hiç yapmadığım şeyler yaptım. Romantik komedi sevmem. Üst üste 50 tane izledim. Makyaj yapıyorum, kıyafetlerimizi ütülüyorum, anlık kararlar alıyor ve uyguluyorum, elde bulaşık yıkıyorum, çok sık görüştüğüm arkadaşlarımdan uzaklaştım, tırnaklarıma oje sürdüm ve öyle bıraktım. Değişik izler bırakarak, kendi kendilerine silinmelerini seyrediyorum. Tartılmıyorum, çantalarımı atıyorum, sevdiğim mağazaların önünden bile geçmiyorum. İndirim SMS’ lerini okumadan siliyorum, Yürüyorum, yürüyorum ve yürüyorum. Yürürken şarkı söylüyorum. Artık rüyalarımı hatırlamıyorum. Onları nasıl ertelediğimi bilmiyorum. A bir de nescafeyi sadece sıcak sütle içmeye başladım.

Hayatıma yeni oyunlar soktum. GO gibi. Henüz çok yeniyim. Çok da kıvırabildiğim söylenemez. Felsefesi hoşuma gitti.  Önsezi ve ilham, boşluğun önemi,   konsantre olmak, denge, disiplin…

Trevanian “Şibumi” adlı romanında Şibumi kavramını Go ile özdeşleştirir:

“Şibumi sıradan, olağan görünümlerin altında yatan gizli üstünlükleri anlatır… O kadar doğru bir söz ki, cesaretle söylenmesine gerek yok. O kadar dokunaklı bir olay ki, güzel olmasına gerek yok. O kadar gerçek ki, sahici olmasına gerek yok. Şibumi demek bilgiden çok anlayış demek. İfade dolu bir sessizlik demek. Kendini kanıtlama gereği duymayan bir alçak gönüllük demek.”

Go oynadıkça saldırmadan gözdağı verebileceğimizi, gücümüzü boşa harcamadan kendimizi koruyabileceğimizi anlarız. “Yerel bir savaşı niye, nasıl, ne zaman kesip daha uzakta bir başkasını başlatmayı, bir durumu bütünlüğü içinde değerlendirmeyi, olanaklı üç hamle arasından seçim yapmayı, önde mi geride mi olduğunu hesap etmeyi, av mı avcı mı olduğunu (doğrusu çoğu kez aynı anda, aynı yerde hem av hem avcı olunur!) görmeyi, tuzak mı kurmalı tuzaktan mı kaçmalı diye karar vermeyi, kullanma anı gelesiye askıda bırakılacak bir gözdağı yaratmayı bilmek gerektiğini” zamanla öğreniriz. Ayrıntılı bilgi için: TIK

Böyle işte… Bir yandan da hayatımda yer kaplayan, her türlü gereksizlikle vedalaşıyorum. Önemsediğim o kadar çok şeye yer açılıyor ki! Go taşları gibi; yer değiştirip duruyorlar. Önce siyah, sonra beyaz, bir siyah, bir beyaz… Böyle işte…

  • Share on Tumblr

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir